KingArthur
Mezun
- Katılım
- 6 Tem 2022
- Mesajlar
- 142
- Tepki puanı
- 183
- Puanları
- 58
Hayatının Kontrolünü Geri Al
Saat gece 3.17. Telefon elinde, odan karanlık, herkes uyuyor ama sen uyumuyorsun.
Çünkü kafanın içinde aynı düşünce dönüp duruyor:
“Hayatımı değiştirmem gerekiyor.”
Bunu daha önce de söyledin.
Geçen ay, geçen yıl, belki 5 yıl önce…
Ve garip olan şu: Hâlâ buradasın.
Aynı odada, aynı düşüncelerle, aynı korkularla, aynı bahanelerle.
Belki sadece yaşın değişti. Belki yüzün, belki telefonun… Ama hayatın büyük ölçüde aynı.
Bir gün telefonunu elinden bırakacaksın. Odaya bakacaksın ve hayatında bazı şeylerin yanlış olduğunu anlayacaksın.
Sonra bir şey bekleyeceksin.
Bir fırsat.
Bir insan.
Bir iş.
Bir mucize.
Bir işaret.
Bir başlangıç.
Ama sana kimsenin söylemediği şey şu:
Kimse gelmeyecek.
Ve belki de hayatındaki en iyi haber aslında bu.
Hayat bazen bir tren istasyonuna benzer.
Oturursun, beklersin.
Bir tren gelecek sanırsın.
“Doğru zamanda başlayacağım.”
“Doğru insanı bulunca düzelecek.”
“Para kazanınca rahatlayacağım.”
“Özgüvenim gelince harekete geçeceğim.”
“Biri bana şans verirse kendimi göstereceğim.”
Ve beklemeye devam edersin.
Sorun şu:
Bazı trenlerin geleceği yoktur.
Çünkü beklediğin şey aslında bir tren değildir.
Beklediğin şey, kendini harekete geçirmek zorunda kalmadan hayatının değişmesidir.
Bu daha rahat.
Çünkü sorumluluk sende değildir.
Kendine şunu söylersin:
“Şartlar uygun değil.”
Ve belki haklısın.
Gerçekten de uygun değildir.
Paran yoktur.
Çevren kötüdür.
Ailen seni anlamıyordur.
İşler berbattır.
Kalbin kırılmıştır.
Geçmişte değiştiremeyeceğin şeyler olabilir.
Bunların hepsi gerçek.
Ama hayat sana çok acımasız bir soru soruyor:
“Peki şimdi ne yapacaksın?”
Çünkü hayat her zaman adil değildir.
Ama zaman, adil olup olmadığına bakmıyor.
İşte akıp gidiyor.
Bir yıl.
İki yıl.
Beş yıl.
On yıl…
İnsanların hayatı çoğu zaman büyük bir felaketle mahvolmaz.
Daha sessiz bir şekilde olur.
Pazartesi günü…
Sonra salı…
Sonra çarşamba…
Sonra bir hafta.
Bir ay.
Bir yıl.
Her gün biraz ertelenerek.
İşte bunun korkutucu tarafı da burada.
Hayatının mahvolduğunu fark ettiğin tek bir an olmayabilir.
Çünkü çoğu zaman hiçbir şey dramatik değildir.
Sadece hiçbir şey değişmez.
Aynı yatağa yatarsın.
Aynı alarmı ertelersin.
Aynı işe gidersin.
Aynı insanlarla konuşursun.
Aynı uygulamalarda kaybolursun.
Aynı düşünceleri düşünürsün.
Sonra bir gece aynaya bakarsın ve kendine sorarsın:
“Ben ne zaman böyle oldum?”
Cevap çok acı:
Bir gecede olmadın.
Küçük küçük oldun.
Her “yarın yaparım” dediğinde…
Her korktuğunda geri çekildiğinde…
Kendine verdiğin sözü bozduğunda…
İstemediğin şeylere “tamam” dediğinde…
İstediğin şeyleri “daha sonra” diye ertelediğinde…
Ve en kötüsü, buna alıştığında.
İnsanların çoğu hayatının değişmesini ister.
Ama çok azı, hayatının değişmesini gerektirecek insan olmaya hazırdır.
Çünkü değişmek sadece yeni şeyler kazanmak değildir.
Bazen eski kimliğini öldürmektir.
Eski alışkanlıklarını…
Eski bahanelerini…
Eski çevreni…
Eski düşünme biçimini…
Hatta bazen kendin hakkında yıllardır anlattığın yalan hikâyeyi.
“Ben böyleyim.”
Bu cümle çok tehlikelidir.
Çünkü “Ben böyleyim” dediğin anda gelişimin kapısını kapatırsın.
“Ben disiplinli değilim.”
“Ben sosyal değilim.”
“Ben şanssızım.”
“Ben başarısızım.”
“Ben zaten böyle biriyim.”
Hayır.
Belki de sadece bunu yeterince uzun süre tekrar ettin.
İnsan zihni gerçekten tuhaf bir şey.
Bir hikâyeyi yeterince uzun anlatırsan, bir süre sonra onun gerçek olup olmadığını sorgulamayı bırakır.
Belki hayatındaki en büyük yalan şu:
“Hazır olduğumda başlayacağım.”
Hazır olduğunda ne zaman?
Korkun tamamen geçtiğinde mi?
Kendine yüzde yüz güvendiğinde mi?
Paran olduğunda mı?
Kimse seni eleştirmediğinde mi?
Her şey yoluna girdiğinde mi?
O gün gelmeyecek.
Çünkü cesaret, korkunun yokluğu değildir.
Korkuya rağmen hareket etmektir.
İlk videonu çekerken utanacaksın.
İlk işini kurarken korkacaksın.
İlk kez “hayır” dediğinde suçlu hissedeceksin.
İlk kez yalnız kaldığında boşluk hissedeceksin.
İlk kez kendini değiştirmeye çalıştığında eski hayatın seni geri çağıracak.
Çünkü eski hayatın kötü olduğu için değil, tanıdık olduğu için.
Beyin tanıdık olanı gerçekten çok sever.
Hatta bazen acı vereni bile.
Çünkü tanıdık acı, bilinmeyen özgürlükten daha güvenli hissettirebilir.
Gerçek değişim burada başlıyor.
Kimsenin seni görmediği yerde.
Kimsenin alkışlamadığı yerde.
Kimsenin sana “aferin” demediği yerde.
Sosyal medyada değişim çok güzel görünür.
Öncesi-sonrası.
Yeni araba.
Yeni vücut.
Yeni hayat.
Ama kimse sana geceleri göstermez.
Kimse sana başarısız denemeleri göstermez.
Kimse sana saatlerce çalışıp sonuç alamadığın günleri göstermez.
Kimse insanların seninle dalga geçtiği zamanı göstermez.
Kimse yalnız kaldığın geceyi göstermez.
Değişimin gerçek yüzü oldukça sıkıcıdır.
Tekrar. Tekrar. Tekrar.
Ve sonraki gün yine sonuç.
Ama insanlar sadece sonucu görür ve şöyle söyler:
“Şanslıydı.”
Hayır.
Sen onun görünmeyen kısmını görmedin.
Burada önemli bir ayrım var:
Hayatında olan her şey senin suçun değil.
Ama bundan sonra ne olacağı konusunda tamamen güçsüz de değilsin.
Bu ikisini birbirine karıştırma.
Geçmişi seçmedin.
Çocukluğunu seçmedin.
Aileni seçmedin.
Ülkeni seçmedin.
Başına gelen her şeyi seçmedin.
Bazı yaralar senin tarafından açılmadı.
Ama o yaralarla ne yapacağın, bugünden itibaren senin meselen.
Ve bu adil olmayabilir.
Ama hayat çoğu zaman adalet sistemi gibi çalışmaz.
Hayat sana bir dosya uzatıp:
“Bunun senin suçun olup olmadığını belirleyelim.”
demez.
Sadece zaman ilerler.
Bu yüzden bir noktada suçlu aramayı bırakıp kontrol edebileceğin şeye dönmen gerekir.
Çünkü sürekli geçmişe bakarsan, geleceğinin direksiyonunu kaybedersin.
Belki de en garip dönemlerden birinde yaşıyoruz.
İnsanlar kendi hayatlarından çok başkalarının hayatlarını izliyor.
Sabah uyanıyorsun.
Telefon.
Birinin tatili.
Birinin ilişkisi.
Birinin parası.
Birinin vücudu.
Birinin başarısı.
Sonra kendi hayatına bakıyorsun ve kendi hayatın bir anda çok yetersiz geliyor.
Ama unuttuğun bir şey var.
Sen başkalarının öne çıkarılmış anlarını izliyorsun.
Kendi hayatının ise bütün kamera arkasını biliyorsun.
Onların zaferini görüyorsun.
Kendi başarısızlığını hissediyorsun.
Sonra kendine soruyorsun:
“Ben neden böyle değilim?”
Belki artık bu soruyu bırakmanın zamanı geldi.
Belki soru şu olmalı:
“Ben kendi hayatımı ne zaman yaşamaya başlayacağım?”
Çünkü hayatının başrolünü başkasına verirsen, bir gün kendi hikâyende figür olduğunu fark edersin.
Şimdi sana güzel bir şey söylemeyeceğim.
Sana “Her şey güzel olacak.” da demeyeceğim.
Çünkü biliyorum, belki bazı şeyler uzun süre gerçekten çok zor olacak.
Belki istediğin şeyi elde edemeyeceksin.
Belki bazı insanlar hayatından çıkacak.
Belki bazı hayallerin yok olacak.
Ve belki yeni hayaller kurman gerekecek.
Ama sana şunu söyleyebilirim:
Beklemek hiçbir şeyi garanti etmiyor.
Beklemek seni korumuyor.
Sadece zaman tüketiyor.
Ve zamanının geri dönüşü yok.
Para kaybedebilirsin.
Tekrar kazanırsın.
Bir ilişkin bitebilir.
Yenisini başlatabilirsin.
Bir iş kaybedersin.
Başkasını kurarsın.
Ama 20 yaşındaki halini geri getiremezsin.
25’i…
30’u…
40’ı…
Geçen salıyı bile.
İşte bu yüzden hayatını değiştirmek için mükemmel bir gün arama.
Çünkü mükemmel gün diye bir şey yok.
Sadece bugün var.
Bir gün yine gece 3.17 olacak.
Yine yalnız olacaksın.
Yine hayatında çözülmemiş problemler olacak.
Ama bu kez başka bir şey olacak.
Kendine baktığında kendine güvenebileceksin.
Çünkü verdiğin küçük sözleri tuttun.
Korktuğun halde başladın.
Kimse sana inanmadığında devam ettin.
Bazen düştün.
Bazen geri döndün.
Ama tamamen vazgeçmedin.
Ve belki sonunda anlayacaksın:
Seni kurtaracak olan bir insan değildi.
Bir fırsat değildi.
Bir motivasyon videosu değildi.
Bir mucize değildi.
Sendin.
Ama bunu anlamak için önce bir şeyi bırakman gerekiyor:
Beklemeyi.
Birinin gelmesini beklemeyi…
Hayatın sana izin vermesini beklemeyi…
Kendini hazır hissetmeyi beklemeyi…
Korkunun geçmesini beklemeyi…
Çünkü bazı kapılar sen kapıyı çalana kadar açılmaz.
Ve bazı hayatlar, sen yaşamaya başlamadan başlamaz.
Kimse seni kurtarmaya gelmeyecek.
İyi.
Çünkü artık beklemek zorunda değilsin.
Kalkacaksın.
Kapıyı açacaksın.
Ve kendi hayatına gireceksin.
Hayatını değiştirecek kişinin gelmesini bekleme.
O kişi sensin.
NOT: Alıntıdır.
Saat gece 3.17. Telefon elinde, odan karanlık, herkes uyuyor ama sen uyumuyorsun.
Çünkü kafanın içinde aynı düşünce dönüp duruyor:
“Hayatımı değiştirmem gerekiyor.”
Bunu daha önce de söyledin.
Geçen ay, geçen yıl, belki 5 yıl önce…
Ve garip olan şu: Hâlâ buradasın.
Aynı odada, aynı düşüncelerle, aynı korkularla, aynı bahanelerle.
Belki sadece yaşın değişti. Belki yüzün, belki telefonun… Ama hayatın büyük ölçüde aynı.
Bir gün telefonunu elinden bırakacaksın. Odaya bakacaksın ve hayatında bazı şeylerin yanlış olduğunu anlayacaksın.
Sonra bir şey bekleyeceksin.
Bir fırsat.
Bir insan.
Bir iş.
Bir mucize.
Bir işaret.
Bir başlangıç.
Ama sana kimsenin söylemediği şey şu:
Kimse gelmeyecek.
Ve belki de hayatındaki en iyi haber aslında bu.
Hayat bazen bir tren istasyonuna benzer.
Oturursun, beklersin.
Bir tren gelecek sanırsın.
“Doğru zamanda başlayacağım.”
“Doğru insanı bulunca düzelecek.”
“Para kazanınca rahatlayacağım.”
“Özgüvenim gelince harekete geçeceğim.”
“Biri bana şans verirse kendimi göstereceğim.”
Ve beklemeye devam edersin.
Sorun şu:
Bazı trenlerin geleceği yoktur.
Çünkü beklediğin şey aslında bir tren değildir.
Beklediğin şey, kendini harekete geçirmek zorunda kalmadan hayatının değişmesidir.
Bu daha rahat.
Çünkü sorumluluk sende değildir.
Kendine şunu söylersin:
“Şartlar uygun değil.”
Ve belki haklısın.
Gerçekten de uygun değildir.
Paran yoktur.
Çevren kötüdür.
Ailen seni anlamıyordur.
İşler berbattır.
Kalbin kırılmıştır.
Geçmişte değiştiremeyeceğin şeyler olabilir.
Bunların hepsi gerçek.
Ama hayat sana çok acımasız bir soru soruyor:
“Peki şimdi ne yapacaksın?”
Çünkü hayat her zaman adil değildir.
Ama zaman, adil olup olmadığına bakmıyor.
İşte akıp gidiyor.
Bir yıl.
İki yıl.
Beş yıl.
On yıl…
İnsanların hayatı çoğu zaman büyük bir felaketle mahvolmaz.
Daha sessiz bir şekilde olur.
Pazartesi günü…
Sonra salı…
Sonra çarşamba…
Sonra bir hafta.
Bir ay.
Bir yıl.
Her gün biraz ertelenerek.
İşte bunun korkutucu tarafı da burada.
Hayatının mahvolduğunu fark ettiğin tek bir an olmayabilir.
Çünkü çoğu zaman hiçbir şey dramatik değildir.
Sadece hiçbir şey değişmez.
Aynı yatağa yatarsın.
Aynı alarmı ertelersin.
Aynı işe gidersin.
Aynı insanlarla konuşursun.
Aynı uygulamalarda kaybolursun.
Aynı düşünceleri düşünürsün.
Sonra bir gece aynaya bakarsın ve kendine sorarsın:
“Ben ne zaman böyle oldum?”
Cevap çok acı:
Bir gecede olmadın.
Küçük küçük oldun.
Her “yarın yaparım” dediğinde…
Her korktuğunda geri çekildiğinde…
Kendine verdiğin sözü bozduğunda…
İstemediğin şeylere “tamam” dediğinde…
İstediğin şeyleri “daha sonra” diye ertelediğinde…
Ve en kötüsü, buna alıştığında.
İnsanların çoğu hayatının değişmesini ister.
Ama çok azı, hayatının değişmesini gerektirecek insan olmaya hazırdır.
Çünkü değişmek sadece yeni şeyler kazanmak değildir.
Bazen eski kimliğini öldürmektir.
Eski alışkanlıklarını…
Eski bahanelerini…
Eski çevreni…
Eski düşünme biçimini…
Hatta bazen kendin hakkında yıllardır anlattığın yalan hikâyeyi.
“Ben böyleyim.”
Bu cümle çok tehlikelidir.
Çünkü “Ben böyleyim” dediğin anda gelişimin kapısını kapatırsın.
“Ben disiplinli değilim.”
“Ben sosyal değilim.”
“Ben şanssızım.”
“Ben başarısızım.”
“Ben zaten böyle biriyim.”
Hayır.
Belki de sadece bunu yeterince uzun süre tekrar ettin.
İnsan zihni gerçekten tuhaf bir şey.
Bir hikâyeyi yeterince uzun anlatırsan, bir süre sonra onun gerçek olup olmadığını sorgulamayı bırakır.
Belki hayatındaki en büyük yalan şu:
“Hazır olduğumda başlayacağım.”
Hazır olduğunda ne zaman?
Korkun tamamen geçtiğinde mi?
Kendine yüzde yüz güvendiğinde mi?
Paran olduğunda mı?
Kimse seni eleştirmediğinde mi?
Her şey yoluna girdiğinde mi?
O gün gelmeyecek.
Çünkü cesaret, korkunun yokluğu değildir.
Korkuya rağmen hareket etmektir.
İlk videonu çekerken utanacaksın.
İlk işini kurarken korkacaksın.
İlk kez “hayır” dediğinde suçlu hissedeceksin.
İlk kez yalnız kaldığında boşluk hissedeceksin.
İlk kez kendini değiştirmeye çalıştığında eski hayatın seni geri çağıracak.
Çünkü eski hayatın kötü olduğu için değil, tanıdık olduğu için.
Beyin tanıdık olanı gerçekten çok sever.
Hatta bazen acı vereni bile.
Çünkü tanıdık acı, bilinmeyen özgürlükten daha güvenli hissettirebilir.
Gerçek değişim burada başlıyor.
Kimsenin seni görmediği yerde.
Kimsenin alkışlamadığı yerde.
Kimsenin sana “aferin” demediği yerde.
Sosyal medyada değişim çok güzel görünür.
Öncesi-sonrası.
Yeni araba.
Yeni vücut.
Yeni hayat.
Ama kimse sana geceleri göstermez.
Kimse sana başarısız denemeleri göstermez.
Kimse sana saatlerce çalışıp sonuç alamadığın günleri göstermez.
Kimse insanların seninle dalga geçtiği zamanı göstermez.
Kimse yalnız kaldığın geceyi göstermez.
Değişimin gerçek yüzü oldukça sıkıcıdır.
Tekrar. Tekrar. Tekrar.
Ve sonraki gün yine sonuç.
Ama insanlar sadece sonucu görür ve şöyle söyler:
“Şanslıydı.”
Hayır.
Sen onun görünmeyen kısmını görmedin.
Burada önemli bir ayrım var:
Hayatında olan her şey senin suçun değil.
Ama bundan sonra ne olacağı konusunda tamamen güçsüz de değilsin.
Bu ikisini birbirine karıştırma.
Geçmişi seçmedin.
Çocukluğunu seçmedin.
Aileni seçmedin.
Ülkeni seçmedin.
Başına gelen her şeyi seçmedin.
Bazı yaralar senin tarafından açılmadı.
Ama o yaralarla ne yapacağın, bugünden itibaren senin meselen.
Ve bu adil olmayabilir.
Ama hayat çoğu zaman adalet sistemi gibi çalışmaz.
Hayat sana bir dosya uzatıp:
“Bunun senin suçun olup olmadığını belirleyelim.”
demez.
Sadece zaman ilerler.
Bu yüzden bir noktada suçlu aramayı bırakıp kontrol edebileceğin şeye dönmen gerekir.
Çünkü sürekli geçmişe bakarsan, geleceğinin direksiyonunu kaybedersin.
Belki de en garip dönemlerden birinde yaşıyoruz.
İnsanlar kendi hayatlarından çok başkalarının hayatlarını izliyor.
Sabah uyanıyorsun.
Telefon.
Birinin tatili.
Birinin ilişkisi.
Birinin parası.
Birinin vücudu.
Birinin başarısı.
Sonra kendi hayatına bakıyorsun ve kendi hayatın bir anda çok yetersiz geliyor.
Ama unuttuğun bir şey var.
Sen başkalarının öne çıkarılmış anlarını izliyorsun.
Kendi hayatının ise bütün kamera arkasını biliyorsun.
Onların zaferini görüyorsun.
Kendi başarısızlığını hissediyorsun.
Sonra kendine soruyorsun:
“Ben neden böyle değilim?”
Belki artık bu soruyu bırakmanın zamanı geldi.
Belki soru şu olmalı:
“Ben kendi hayatımı ne zaman yaşamaya başlayacağım?”
Çünkü hayatının başrolünü başkasına verirsen, bir gün kendi hikâyende figür olduğunu fark edersin.
Şimdi sana güzel bir şey söylemeyeceğim.
Sana “Her şey güzel olacak.” da demeyeceğim.
Çünkü biliyorum, belki bazı şeyler uzun süre gerçekten çok zor olacak.
Belki istediğin şeyi elde edemeyeceksin.
Belki bazı insanlar hayatından çıkacak.
Belki bazı hayallerin yok olacak.
Ve belki yeni hayaller kurman gerekecek.
Ama sana şunu söyleyebilirim:
Beklemek hiçbir şeyi garanti etmiyor.
Beklemek seni korumuyor.
Sadece zaman tüketiyor.
Ve zamanının geri dönüşü yok.
Para kaybedebilirsin.
Tekrar kazanırsın.
Bir ilişkin bitebilir.
Yenisini başlatabilirsin.
Bir iş kaybedersin.
Başkasını kurarsın.
Ama 20 yaşındaki halini geri getiremezsin.
25’i…
30’u…
40’ı…
Geçen salıyı bile.
İşte bu yüzden hayatını değiştirmek için mükemmel bir gün arama.
Çünkü mükemmel gün diye bir şey yok.
Sadece bugün var.
Bir gün yine gece 3.17 olacak.
Yine yalnız olacaksın.
Yine hayatında çözülmemiş problemler olacak.
Ama bu kez başka bir şey olacak.
Kendine baktığında kendine güvenebileceksin.
Çünkü verdiğin küçük sözleri tuttun.
Korktuğun halde başladın.
Kimse sana inanmadığında devam ettin.
Bazen düştün.
Bazen geri döndün.
Ama tamamen vazgeçmedin.
Ve belki sonunda anlayacaksın:
Seni kurtaracak olan bir insan değildi.
Bir fırsat değildi.
Bir motivasyon videosu değildi.
Bir mucize değildi.
Sendin.
Ama bunu anlamak için önce bir şeyi bırakman gerekiyor:
Beklemeyi.
Birinin gelmesini beklemeyi…
Hayatın sana izin vermesini beklemeyi…
Kendini hazır hissetmeyi beklemeyi…
Korkunun geçmesini beklemeyi…
Çünkü bazı kapılar sen kapıyı çalana kadar açılmaz.
Ve bazı hayatlar, sen yaşamaya başlamadan başlamaz.
Kimse seni kurtarmaya gelmeyecek.
İyi.
Çünkü artık beklemek zorunda değilsin.
Kalkacaksın.
Kapıyı açacaksın.
Ve kendi hayatına gireceksin.
Hayatını değiştirecek kişinin gelmesini bekleme.
O kişi sensin.
NOT: Alıntıdır.
Son düzenleme:





