Yazının başlangıcına "4 Yıl Sonra "Loner"" linkinden ulaşabilirsiniz. Yazının içeriğini daha net anlama konusunda bir yol gösterebilir.
İlk yazı 26 Nisan 2025'te çok spontane bir şekilde yazıldı. Normalde 26 Nisan 2026 için planlıyordum fakat yarının ne olacağı belli değil. Bu sadece ülkemiz için değil, dünyanın her yeri için geçerli, son süreçteki savaşlar, Hindistan'daki olası bir pandeminin patlak verebileceği gerçeği ve aslında her geçen gün daha da kötüye giden onlarca şey. O nedenle sadece bu yazıya özel bir vakti ayırmayı uygun gördüm. İlk yazıya nazaran daha farklı bir formatı ele alacağım...
İlk yazının yazıldığı dönemlerde Viyana Üniversitesinden (UniWien) bizzat kabul almıştım ziyaretçi araştırmacılık için 3 ay kadar. Psikolojik olarak aslında derin bir yıkımın, saplantılı bir düşüncenin ve ilk defa Avrupa'ya çalışmak için gidecek olmanın bir duygusu vardı. O dönemlerde hatırlayanlar olacaktır protestolar çok sık oluyordu, kendimi çok dağınık ve var olan karmaşanın içinde kayıp hissediyordum. Kendimi içime çok kapatmış ve kaostan uzak bir yaşantıyı sürmekteydim, TÜBİTAK ile birkaç görüşmem ayrıca oldu. Akademi ve iş dünyasına dair şeyler çok büyük bir çoğunluk için mutluluk verici şeyler iken benim için bir şey ifade etmiyordu. Saplantılı bir düşünce nedeniyle düşünsel olarak felç vaziyetteydim, bu düşünce aslında çok uzun vadeli bir ilişki kaynaklıydı. İlişkinin çok detaylarına girmeyi doğru bulmuyorum ancak gece yarılarında edilen kavgaları, ayrıl-barış döngülerini ve "ARTIK BİTSİN" diyememenin bir yükü vardı. Üniversite hayatımın neredeyse tamamını geçirdiğim bir insanın (tanışıklıktan bu yana 3.5 yıl) elbette hayatımda bir ağırlığı vardı ve bu gerçekten bırakılması çok zor bir şey. Tabii ki burada iki tarafın da "Artık çok yoruldum" diye bağırıp çağırmaları ve ortak paydaya oturup bunu bitirmeleri gerektiğini anlamaları çok zaman sürdü.
VİYANA
Viyana'ya gidenler varsa bilecektir, Schwechat treni var havalimanından merkeze giden. Bu tren doğanın içinden geçen, son derece barışçıl bir ortamı size sunan yaklaşık 40 dakikalık bir yol. Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biri kesinlikle ama pahalı bir şehir. Hocalarımızdan tutun öğrencilerine kadar herkes eğitimli, herkes sakin, herkes seviyeli bir ahlaka ve doğru bir üsluba sahip. 3 aylık sürecimde hayatımın belki de en mükemmel zamanlarını geçirdim diyebilirim zira sokaklarda bisiklet sürmesi, müzelerini gezmesi, kahvaltısını yapması, insanlarla tanışması derken zaten üç paragraf yazabilirim. Toplu taşıma her yere var, bisikletle git, kaykayla gez, yürü yürüyebildiğin kadar! O taraflara temelli gidebilmek için 3 ay geceli gündüzlü çalıştım, inanılmaz sık gezmediğimi biliyorum ki çok bilinen yerlerini elbette gördüm ancak memnun kalınmayan bir süreç olunsaydı bu akademi süreci benim için Avrupa sadece güzel bir anı olacaktı. Neyse ki UniWien için profesör hocalarım (aslında çok fazla ülkeye) referansımı verdi... Şu an sadece belli bir bütçenin ayarlanması için uğraşıyorum.
Felç hali orada da biraz olsun sürdü. Olayın bokunun çıktığı biliyordum, aile bir yandan bütün akrabalar ve arkadaşlar koro misali "Ayrıl şu kızdan" dediler. Ağustos ayında Tübingen'den gelen bir ahbabımla oturduk, biralarımızı ve şinitzellerimizi tüketirken bu yıllardır süren mevzuyu konuşmak istedi, ben ise saniyesinde bir mesaj yolladım ve "Bitmesi gerekiyor, ayrılalım" dedim. Benden nefret ederek ve ebediyen ayrıldı! Bunun ne kadar ağır olduğunu belki genç kardeşlerimiz tam yorumlayamayabilir ama yüreğimin her yerinden kan akıyordu, ayrıldıktan sonra ancak iyileşmeye başladım. Olay aşk değildi artık, olay hayatımın ilerleyişine engel olan bir bağın kopmasıydı. Doğru kararı verdiğimi her gün fark ediyorum. Kaldığım yerde dağınık yaşıyordum ancak daha derli toplu olmaya, daha özenli giyinmeye, daha çok sohbet etmeye hatta iki haftada falan dışarı çıkıp başka insanlarla tanışmaya koyuldum. Ülkeden dönmem zaten çok duygusal oldu, AŞTİ'ye vardığımda ülkemin dumanlı ve buhranlı havasını hatırladım.
TÜRKİYE
Ayrılık sonrasında ülkeye dönmem ve iş süreçleriyle birlikte olabilecek en uç seviyede içime kapandım. Sosyal medya kullanmıyor, zorunda olmadıkça toplu taşımaya bile binmiyor, insan görmekten daha da nefret eder hale geliyordum. Arkadaş çevrem aslında oldukça daralmıştı, üniversiteye mezuniyet sonrası bir ziyaretimde bazı arkadaşların hasetli davranışlarına maruz kaldım. İmalı bir nefret vardı ortada, neyin kaprisi olduğunu anlamadım ve onlar da söyleme tenezzülünde bulunmadı. Daha da uğramak istemedim üniversiteye (yine uğradım). Çevremdeki tek tük kişiler dışında yeni birileriyle tanışsam da zamanla kendi karakterime dair sıkıntıları da görmeye başladım. Normalde bu metni ayrılık üstüne kurmaktan yana değilim ancak ayrılık kısmının ne kadar önemli olduğunu anlatmam gerekir.
Doğru bir ayrılık insanı gerçekten derin düşüncelere ve büyük bir olgunlaşmaya sürüklüyor. Benim için en büyük olgunlaşma ve aydınlanma süreci tabii ki karakter yönünde oldu. Daha sakin, daha sabırlı, daha disiplinli ve daha mantık çerçevesinde bakmaya başladım olaylara. Uzun yürüyüşler yapıyordum doğada, bazen ODTÜ'de veya bazen Hacettepe'de veya bazen Mogan-Eymir'de falan. Sonra bu uzun yüzme süreçlerine (300 metreden 2 km'ye kadar) ve ağırlık sporuna evrildi. Ayrılık acısının nasıl ruhumda şekil alacağını iyi gözlemliyordum doğru ama bu belki de sürecin en zorlu anlarıydı. Gurura yenilip yazabilirdim ama gurursuzluğun ve Bekir-Uğurculuk oynamanın kimseye yararı yoktu. Bir karar verildi ve kararın arkasında durulmalıydı.
Ev arkadaşı edindim, kaç yıldır yurtta ahbabımdı. Güleriz, söveriz, dövüşürüz ama birbirimize dayanırız. Karşılıklı insan ilişkisi süreçlerinde güvenebilmek gerçekten büyük bir şey. Yani yüzünüze gülünüyor diye onun iyi niyetli olduğunu sanmamak gerekir. Neler neler yaptık birbirimize ama ne oldu, gün gelip devran döndüğünde biz yine dostluğumuzu koruyoruz. Yarın ne gösterir bilemeyiz ama... Onun dışında birkaç dost gayet de yeterli. Zaman geldiğinde gerçekten bir duyguyu hissedeceğimiz insanlar da azalıyor, buna gerçekten insanların çok çok büyük bir çoğunluğunu değer bulmuyorum.
Date hayatını çok aktarmayacağım. Belli bir sayıda kadınla görüştüm ancak uyuşmazlıklar bir yana gerçekten de piyasadaki b*ktanlığı tekrardan gördüm. İyi birini bulmak kolay ama "bize" iyi birini bulmak kolay mı gerçekten? Gaslighting yapan da gördüm, kaçıngan da gördüm, kaburgam kırıldı dedikten sonra telefonda trip atan da gördüm... Gördüm yine göreceğimi! Bekarlık sultanlık mıdır her zaman tartışılır ancak gerçekten iyi birini bulmak bir yana ayrılığı bile medeni bir şekilde verebileceğimiz kişiler bulmamız gerekiyor. Bir de bunu aramak için aktif bir çaba sarf etmek de abes, yatırım alınacak bir şirket gibi görmek lazım kendimizi. Kendimize verdikçe başkalarına çekici görünüyoruz.
Peki bir yıl daha sonra neler öğrendim:
1- Kendimden başka kimseye o kadar da dayanmamayı öğrendim. İnsanların güçlüye dayanması evet olabilir ama güçlü biri gün bittiğinde kendine veya kendine dair bir şeylere dayanmalı.
2- İnsani bağlar zannedildiği kadar iyi ya da zannedildiği kadar kötücül değil. Güveneceğiniz kişi size her dakika "Hihihihihi" yapmak zorunda değil, hatanızı doğrulukla söyleyen kişiye kulak asılması gerekebilir. Unutulmamalı ki bu onların görüşüdür; sizin kendinize göre bir dünya görüşünüzün, hatalarınızın ve doğrularınızın olması gerekir.
3- Dağınık yaşamak başlı başına bir sorumsuzluktur. Sağlıksız beslenmek, plansız yaşamak ve kendine dikkat etmemek kişinin kendine en büyük saygısızlıkları arasındadır. Kendi özümüze başka ama geçici şeyler için ihanet etmememiz gerekir!
4- Bu hayat her zaman emeğimizin karşılığını verir. Belki dilediğimiz şekilde vermez ama her şekilde etki-tepki yasası bulunur. Ne yaparsak oyuz, ne düşünürsek değil.
5- Karanlığa gömüldüğüm zamanlarda, böyle tavanı izleyerek çaresizliği dibine kadar yaşarken bildiğim bir şey var. O karanlık bir şekilde geçiyor, belki zaman alıyor ama bir şekilde aydınlığa sizi ulaştırıyor.
6- Manga'nın bir şarkısından alıntısı var: "Dursun zaman, dursun diyorsun da oyun değil ki yaşamak..." Göksel bu sözleri çok duyguyla ve vurguyla aktarır. Yaşamak durmak bilmeyen bir oyun, aslında topluma zararımız olmadığı takdirde özgür bireyleriz. Özgürlüğü ne kadar kaldırabiliriz tartışılır ancak nasıl yaşamak istediğimiz çoğu açıdan bizim elimizde. Şanslı kişiler vardır her zaman, hayat adil olmadı asla ama eylemdir insanı insan yapan.
7- Yapay zekanın patlamasıyla birlikte toplumdaki düşünebilme kabiliyeti azalıyor. Zaten düşünemeyen çoğunluklar olarak (bütün dünya aslında) düşünenlerin işi gerçekten zor. Bilincin verdiği bir özgürlük var ama doğru yönetilmeyen, etikten uzak ve akılsız bir bilinç çok büyük zararlara yol açabilir. Zeka her şey değildir, çok şeydir ama her şey değildir. Çok zeki olup da gerçekten o aklı kullanacak kadar mantığı olmayan adamlar gırla. İnsan kendini kitaplarla, filmlerle değil sadece; karakteriyle de eğitmeli.
8- Ayrılıklar dünyanın sonu değildir. Öyle düşünülür, metaforik bir öldürmedir ayrılık aslında. Eğer toksik bir dinamiğin içinde ikinizin de ölmesindense ikinizin de yaşaması ya da sadece sizin kurtulmanız daha faydalıdır. Zira kimse böyle bir şeye değmez!
9- Ne olursa olsun kendinizi bir adım daha ileriye taşıdığınız takdirde hayattasınız. Ölmediğiniz surette bir şans vardır her şeyi yeniden yaratabilmek için.
10- Bu yanlış olabilir ama intikamlar bana kalırsa alınmalıdır. Dünya malı dünyadadır ve adaleti karma belki sağlar, belki de sağlamaz. Kan dökmediğiniz takdirde veya büyük zararlar vermediğiniz takdirde ya kendinizi böyle bir şeyin içine sokmamalı, sokarsanız da kin güdecek raddeye gelmeden hamlenizi yapmanız gerekir. Kin bütün insani duyguları çürütür!
Bir sene sonra nerede, ne koşullarda veya nasıl yazacağımı bilmiyorum. Ya da sizin nasıl okuyacağınızı. Yarının düşüyle yaşanmaz. Bildiğim tek bir şey var; aktaracağım belki de bütün insanlığa, savaşlara, yıkımlara, oburluğa, yaşayan ve yaşayacak herkes, her şeye:
OZYMANDIAS
"Eskil bir ülkeden bir yolcuya rastladım
Dedi ki; koca bir anıtın iki ayağı duruyor
Çölün tam ortasında,kumların tam üzerinde
Yarı batmış,kaşları çatık yüzüyle bir baş
Büzülmüş dudaklarıyla sanki sesleniyor
Yontucunun nice tutkularını yakalayıp
Şimdi bile yaşayan bu cansız şeylere aktardığı
Elleriyle taklit ettiği ve kalbiyle beslediği
Anıtın kaidesinde şunlar okunuyor:
“Ben Krallar Kralı Ozmandias’ım.”
Ey güçlü olan,şu yaptığım işlere bak ve titre””
O tarihi anıtın, uçsuz bucaksız çevresinde
Arasan sadece koca bir gövde ve kalıntılar
Başkaca uzanıp giden yalnızlık ve kumlar."
Percy Bysshe Shelley
İlk yazı 26 Nisan 2025'te çok spontane bir şekilde yazıldı. Normalde 26 Nisan 2026 için planlıyordum fakat yarının ne olacağı belli değil. Bu sadece ülkemiz için değil, dünyanın her yeri için geçerli, son süreçteki savaşlar, Hindistan'daki olası bir pandeminin patlak verebileceği gerçeği ve aslında her geçen gün daha da kötüye giden onlarca şey. O nedenle sadece bu yazıya özel bir vakti ayırmayı uygun gördüm. İlk yazıya nazaran daha farklı bir formatı ele alacağım...
İlk yazının yazıldığı dönemlerde Viyana Üniversitesinden (UniWien) bizzat kabul almıştım ziyaretçi araştırmacılık için 3 ay kadar. Psikolojik olarak aslında derin bir yıkımın, saplantılı bir düşüncenin ve ilk defa Avrupa'ya çalışmak için gidecek olmanın bir duygusu vardı. O dönemlerde hatırlayanlar olacaktır protestolar çok sık oluyordu, kendimi çok dağınık ve var olan karmaşanın içinde kayıp hissediyordum. Kendimi içime çok kapatmış ve kaostan uzak bir yaşantıyı sürmekteydim, TÜBİTAK ile birkaç görüşmem ayrıca oldu. Akademi ve iş dünyasına dair şeyler çok büyük bir çoğunluk için mutluluk verici şeyler iken benim için bir şey ifade etmiyordu. Saplantılı bir düşünce nedeniyle düşünsel olarak felç vaziyetteydim, bu düşünce aslında çok uzun vadeli bir ilişki kaynaklıydı. İlişkinin çok detaylarına girmeyi doğru bulmuyorum ancak gece yarılarında edilen kavgaları, ayrıl-barış döngülerini ve "ARTIK BİTSİN" diyememenin bir yükü vardı. Üniversite hayatımın neredeyse tamamını geçirdiğim bir insanın (tanışıklıktan bu yana 3.5 yıl) elbette hayatımda bir ağırlığı vardı ve bu gerçekten bırakılması çok zor bir şey. Tabii ki burada iki tarafın da "Artık çok yoruldum" diye bağırıp çağırmaları ve ortak paydaya oturup bunu bitirmeleri gerektiğini anlamaları çok zaman sürdü.
VİYANA
Viyana'ya gidenler varsa bilecektir, Schwechat treni var havalimanından merkeze giden. Bu tren doğanın içinden geçen, son derece barışçıl bir ortamı size sunan yaklaşık 40 dakikalık bir yol. Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biri kesinlikle ama pahalı bir şehir. Hocalarımızdan tutun öğrencilerine kadar herkes eğitimli, herkes sakin, herkes seviyeli bir ahlaka ve doğru bir üsluba sahip. 3 aylık sürecimde hayatımın belki de en mükemmel zamanlarını geçirdim diyebilirim zira sokaklarda bisiklet sürmesi, müzelerini gezmesi, kahvaltısını yapması, insanlarla tanışması derken zaten üç paragraf yazabilirim. Toplu taşıma her yere var, bisikletle git, kaykayla gez, yürü yürüyebildiğin kadar! O taraflara temelli gidebilmek için 3 ay geceli gündüzlü çalıştım, inanılmaz sık gezmediğimi biliyorum ki çok bilinen yerlerini elbette gördüm ancak memnun kalınmayan bir süreç olunsaydı bu akademi süreci benim için Avrupa sadece güzel bir anı olacaktı. Neyse ki UniWien için profesör hocalarım (aslında çok fazla ülkeye) referansımı verdi... Şu an sadece belli bir bütçenin ayarlanması için uğraşıyorum.
Felç hali orada da biraz olsun sürdü. Olayın bokunun çıktığı biliyordum, aile bir yandan bütün akrabalar ve arkadaşlar koro misali "Ayrıl şu kızdan" dediler. Ağustos ayında Tübingen'den gelen bir ahbabımla oturduk, biralarımızı ve şinitzellerimizi tüketirken bu yıllardır süren mevzuyu konuşmak istedi, ben ise saniyesinde bir mesaj yolladım ve "Bitmesi gerekiyor, ayrılalım" dedim. Benden nefret ederek ve ebediyen ayrıldı! Bunun ne kadar ağır olduğunu belki genç kardeşlerimiz tam yorumlayamayabilir ama yüreğimin her yerinden kan akıyordu, ayrıldıktan sonra ancak iyileşmeye başladım. Olay aşk değildi artık, olay hayatımın ilerleyişine engel olan bir bağın kopmasıydı. Doğru kararı verdiğimi her gün fark ediyorum. Kaldığım yerde dağınık yaşıyordum ancak daha derli toplu olmaya, daha özenli giyinmeye, daha çok sohbet etmeye hatta iki haftada falan dışarı çıkıp başka insanlarla tanışmaya koyuldum. Ülkeden dönmem zaten çok duygusal oldu, AŞTİ'ye vardığımda ülkemin dumanlı ve buhranlı havasını hatırladım.
TÜRKİYE
Ayrılık sonrasında ülkeye dönmem ve iş süreçleriyle birlikte olabilecek en uç seviyede içime kapandım. Sosyal medya kullanmıyor, zorunda olmadıkça toplu taşımaya bile binmiyor, insan görmekten daha da nefret eder hale geliyordum. Arkadaş çevrem aslında oldukça daralmıştı, üniversiteye mezuniyet sonrası bir ziyaretimde bazı arkadaşların hasetli davranışlarına maruz kaldım. İmalı bir nefret vardı ortada, neyin kaprisi olduğunu anlamadım ve onlar da söyleme tenezzülünde bulunmadı. Daha da uğramak istemedim üniversiteye (yine uğradım). Çevremdeki tek tük kişiler dışında yeni birileriyle tanışsam da zamanla kendi karakterime dair sıkıntıları da görmeye başladım. Normalde bu metni ayrılık üstüne kurmaktan yana değilim ancak ayrılık kısmının ne kadar önemli olduğunu anlatmam gerekir.
Doğru bir ayrılık insanı gerçekten derin düşüncelere ve büyük bir olgunlaşmaya sürüklüyor. Benim için en büyük olgunlaşma ve aydınlanma süreci tabii ki karakter yönünde oldu. Daha sakin, daha sabırlı, daha disiplinli ve daha mantık çerçevesinde bakmaya başladım olaylara. Uzun yürüyüşler yapıyordum doğada, bazen ODTÜ'de veya bazen Hacettepe'de veya bazen Mogan-Eymir'de falan. Sonra bu uzun yüzme süreçlerine (300 metreden 2 km'ye kadar) ve ağırlık sporuna evrildi. Ayrılık acısının nasıl ruhumda şekil alacağını iyi gözlemliyordum doğru ama bu belki de sürecin en zorlu anlarıydı. Gurura yenilip yazabilirdim ama gurursuzluğun ve Bekir-Uğurculuk oynamanın kimseye yararı yoktu. Bir karar verildi ve kararın arkasında durulmalıydı.
Ev arkadaşı edindim, kaç yıldır yurtta ahbabımdı. Güleriz, söveriz, dövüşürüz ama birbirimize dayanırız. Karşılıklı insan ilişkisi süreçlerinde güvenebilmek gerçekten büyük bir şey. Yani yüzünüze gülünüyor diye onun iyi niyetli olduğunu sanmamak gerekir. Neler neler yaptık birbirimize ama ne oldu, gün gelip devran döndüğünde biz yine dostluğumuzu koruyoruz. Yarın ne gösterir bilemeyiz ama... Onun dışında birkaç dost gayet de yeterli. Zaman geldiğinde gerçekten bir duyguyu hissedeceğimiz insanlar da azalıyor, buna gerçekten insanların çok çok büyük bir çoğunluğunu değer bulmuyorum.
Date hayatını çok aktarmayacağım. Belli bir sayıda kadınla görüştüm ancak uyuşmazlıklar bir yana gerçekten de piyasadaki b*ktanlığı tekrardan gördüm. İyi birini bulmak kolay ama "bize" iyi birini bulmak kolay mı gerçekten? Gaslighting yapan da gördüm, kaçıngan da gördüm, kaburgam kırıldı dedikten sonra telefonda trip atan da gördüm... Gördüm yine göreceğimi! Bekarlık sultanlık mıdır her zaman tartışılır ancak gerçekten iyi birini bulmak bir yana ayrılığı bile medeni bir şekilde verebileceğimiz kişiler bulmamız gerekiyor. Bir de bunu aramak için aktif bir çaba sarf etmek de abes, yatırım alınacak bir şirket gibi görmek lazım kendimizi. Kendimize verdikçe başkalarına çekici görünüyoruz.
Peki bir yıl daha sonra neler öğrendim:
1- Kendimden başka kimseye o kadar da dayanmamayı öğrendim. İnsanların güçlüye dayanması evet olabilir ama güçlü biri gün bittiğinde kendine veya kendine dair bir şeylere dayanmalı.
2- İnsani bağlar zannedildiği kadar iyi ya da zannedildiği kadar kötücül değil. Güveneceğiniz kişi size her dakika "Hihihihihi" yapmak zorunda değil, hatanızı doğrulukla söyleyen kişiye kulak asılması gerekebilir. Unutulmamalı ki bu onların görüşüdür; sizin kendinize göre bir dünya görüşünüzün, hatalarınızın ve doğrularınızın olması gerekir.
3- Dağınık yaşamak başlı başına bir sorumsuzluktur. Sağlıksız beslenmek, plansız yaşamak ve kendine dikkat etmemek kişinin kendine en büyük saygısızlıkları arasındadır. Kendi özümüze başka ama geçici şeyler için ihanet etmememiz gerekir!
4- Bu hayat her zaman emeğimizin karşılığını verir. Belki dilediğimiz şekilde vermez ama her şekilde etki-tepki yasası bulunur. Ne yaparsak oyuz, ne düşünürsek değil.
5- Karanlığa gömüldüğüm zamanlarda, böyle tavanı izleyerek çaresizliği dibine kadar yaşarken bildiğim bir şey var. O karanlık bir şekilde geçiyor, belki zaman alıyor ama bir şekilde aydınlığa sizi ulaştırıyor.
6- Manga'nın bir şarkısından alıntısı var: "Dursun zaman, dursun diyorsun da oyun değil ki yaşamak..." Göksel bu sözleri çok duyguyla ve vurguyla aktarır. Yaşamak durmak bilmeyen bir oyun, aslında topluma zararımız olmadığı takdirde özgür bireyleriz. Özgürlüğü ne kadar kaldırabiliriz tartışılır ancak nasıl yaşamak istediğimiz çoğu açıdan bizim elimizde. Şanslı kişiler vardır her zaman, hayat adil olmadı asla ama eylemdir insanı insan yapan.
7- Yapay zekanın patlamasıyla birlikte toplumdaki düşünebilme kabiliyeti azalıyor. Zaten düşünemeyen çoğunluklar olarak (bütün dünya aslında) düşünenlerin işi gerçekten zor. Bilincin verdiği bir özgürlük var ama doğru yönetilmeyen, etikten uzak ve akılsız bir bilinç çok büyük zararlara yol açabilir. Zeka her şey değildir, çok şeydir ama her şey değildir. Çok zeki olup da gerçekten o aklı kullanacak kadar mantığı olmayan adamlar gırla. İnsan kendini kitaplarla, filmlerle değil sadece; karakteriyle de eğitmeli.
8- Ayrılıklar dünyanın sonu değildir. Öyle düşünülür, metaforik bir öldürmedir ayrılık aslında. Eğer toksik bir dinamiğin içinde ikinizin de ölmesindense ikinizin de yaşaması ya da sadece sizin kurtulmanız daha faydalıdır. Zira kimse böyle bir şeye değmez!
9- Ne olursa olsun kendinizi bir adım daha ileriye taşıdığınız takdirde hayattasınız. Ölmediğiniz surette bir şans vardır her şeyi yeniden yaratabilmek için.
10- Bu yanlış olabilir ama intikamlar bana kalırsa alınmalıdır. Dünya malı dünyadadır ve adaleti karma belki sağlar, belki de sağlamaz. Kan dökmediğiniz takdirde veya büyük zararlar vermediğiniz takdirde ya kendinizi böyle bir şeyin içine sokmamalı, sokarsanız da kin güdecek raddeye gelmeden hamlenizi yapmanız gerekir. Kin bütün insani duyguları çürütür!
Bir sene sonra nerede, ne koşullarda veya nasıl yazacağımı bilmiyorum. Ya da sizin nasıl okuyacağınızı. Yarının düşüyle yaşanmaz. Bildiğim tek bir şey var; aktaracağım belki de bütün insanlığa, savaşlara, yıkımlara, oburluğa, yaşayan ve yaşayacak herkes, her şeye:
OZYMANDIAS
"Eskil bir ülkeden bir yolcuya rastladım
Dedi ki; koca bir anıtın iki ayağı duruyor
Çölün tam ortasında,kumların tam üzerinde
Yarı batmış,kaşları çatık yüzüyle bir baş
Büzülmüş dudaklarıyla sanki sesleniyor
Yontucunun nice tutkularını yakalayıp
Şimdi bile yaşayan bu cansız şeylere aktardığı
Elleriyle taklit ettiği ve kalbiyle beslediği
Anıtın kaidesinde şunlar okunuyor:
“Ben Krallar Kralı Ozmandias’ım.”
Ey güçlü olan,şu yaptığım işlere bak ve titre””
O tarihi anıtın, uçsuz bucaksız çevresinde
Arasan sadece koca bir gövde ve kalıntılar
Başkaca uzanıp giden yalnızlık ve kumlar."
Percy Bysshe Shelley





