Urge Fighter
Yeni Fapstronot
- Katılım
- 10 Kas 2020
- Mesajlar
- 20
- Tepki puanı
- 30
- Puanları
- 14
Yıllarca irademin zayıf olduğunu düşünüp durdum. Çoğumuz gibi ben de akşamları bilgisayarın başına "Sadece şu excel tablosunu hazirlayacağım", "Kodlamadaki şu hatayı düzelteceğim" gibi masumane hedeflerle oturdum. Ve birçoğunda o gece, hiç niyetim olmadığı halde karanlık sekmelerde son buldu. Ertesi sabah uyandığımda hissettiğim o ağır vicdan azabı ve "Neden yine başaramadım?" sorusu beni yiyip bitiriyordu. Ta ki sorunun benim irademde değil, oturduğum ortamın ve cihazın bizzat kendisinde olduğunu fark edene kadar.
Eğer siz de "Çalışırken bir anda kayıp düşüyorum" diyorsanız, beyninizin arka planda kurduğu o sinsi planı (Truva Atı'nı) deşifre etmemiz gerekiyor:
1. İlkel Beyin "Ne Yaptığınızla" İlgilenmez, "Nerede Yaptığınızla" İlgilenir
Biz ekranda bir araştırma çalışma yaparken, bir şeyler okurken veya faydalı bir video izlerken güvende olduğumuzu sanırız. Oysa bağımlılık merkezimiz (ilkel beyin) ekrandaki faydalı içeriğe zerre kadar bakmaz. O sadece ortama bakar: Ekranın yaydığı ışığa, parmaklarımızın klavyedeki veya ekrandaki hızlı kaydırma hareketine, elinin altındaki o sınırsızlık hissine ve yüksek hıza... Sen "Sadece işimi yapıyorum" derken, virüs arka planda ellerini ovuşturur ve şu planı kurar: "Mükemmel, şu an istediğim o cihazın başındayız. İşlemci biraz yorulsun, dikkati azıcık dağılsın, tek bir tıklamayla onu eski alışkanlıklarına çekeceğim."
2. "Dumanaltı Kahvehane" Kuralı
Sigarayı yeni bırakmış birini düşünün. İradesi ne kadar güçlü olursa olsun, her akşam gidip dumanaltı bir kahvehanede "Ben sadece çay içip gazete okuyacağım" diyerek saatlerce oturursa ne olur? İradesi o dumana direnmekten yorulur ve sonunda o sigarayı yakar. İşte bizim için o bilgisayar ekranı ve limitsiz akıllı telefonlar tam olarak o "dumanaltı kahvehane"dir. Yaptığınız iş ne kadar masum olursa olsun, o dijital radyasyonu ve "her an her şeye ulaşabilme" dumanını soluduğunuz sürece zihniniz direnmekten yorulacak ve çökecektir.
Peki Çözüm Ne? (Maksimum Analog, Minimum Dijital Mimari)
Bu kısır döngüden çıkmak için radikal ama bir o kadar da huzur verici bir sistem kurdum:
Mutlak İzolasyon (Air-Gap):
Bilgisayar artık benim için bir ilham veya tefekkür aracı değil, sadece bir "daktilo". Onu ofiste bırakıyorum (veya evde ise akşamları kapağını asla açmıyorum). İş günleri sadece yazılacak veriyi hızla girip (vur-kaç) kapağını kapatıyorum. Hafta sonu bilgisayar açmak (çok önemli ve yetişmesi çok acil bir iş yoksa) kesinlikle yasak.
Faydalı İşler İçin Bile Telefon Kullanımı Mümkün Olduğunca Az:
Evdeyken telefondan sürekli "yapay zekaya bir şey sormak" veya "hızlıca bir şey taramak" da arka pencereden o dumanaltı odaya girmektir. Ev, fıtrata dönülen güvenli bölgedir. Aklıma harika bir fikir mi geldi? Çoğu zaman hemen yanımda duran fiziksel kağıt-kalem defterime not alıyorum, "Yarın ofiste bakılacak" diyorum.
Kağıdın Fıtri Hızı: Üretmek, çalışmak ve okumak istediğim her şeyin Cuma gününden fiziksel çıktısını (Hardcopy) alıyorum. İnanın, bir kod scriptini veya herhangi bir okunacak seyi bilgisayarda 50 sekme arasında stresle incelemek yerine, kağıt üzerinde el yazısıyla, yavaş ve tek bir şeye odaklanarak incelemenin verdiği huzur bambaşka. Zihin yorulmuyor, irade tükenmiyor.
Sosyal medya ve meraktan vazgeçmek
Sosyal medyayı da zaten hayatımdan mümkün olduğunca çıkardım. Bazen aklima "Şu arkadaş acaba şimdi ne yapiyor? Bir facebooka girip arayayım" Aslinda o an o arkadaşı çok merak ettigimden degil, sadece telefona ulaşmak için beynim bu taktiği uyguluyor. Ya da aklıma gelen bir gereksiz şeyi webte taramak istediğimde kesinlikle telefonu elime almıyorum. "Banane" diyip geçiyorum. Sürekli kendime şunu hatırlatıyorum. " Bu aklına şu an gelen şey aslinda onemsiz bir bilgi ve seni relapse adim adim yaklastiracak ilk sey. Aman dikkat!"
Aile ile birlikte TV ortami
Ancak ev ortamında, aileyle birlikte otururken onların isteğiyle televizyonda bir dizi veya program açılabiliyor. Bu tür durumlarda ekrandaki beklenmedik tetikleyicilere maruz kalma riski doğuyor. Buna karşı geliştirdiğim savunma ise şu: Çayımı içtiğim o yarım saat, 45 dakikalık süre boyunca gözümü asla doğrudan televizyona odaklamıyorum; bakışlarımı ekranın hemen yanındaki başka bir noktaya sabitliyorum. Çayım biter bitmez de hemen müsait, sessiz bir odaya geçiyor; kağıdımı ve kalemimi elime alıp fıtri çalışma ortamıma geri dönüyorum.
İşler yetişmez kaygısı
Sistemi bu analog düzene geçirdiğinizde, ilkel beyin sizi o dumanaltı kahvehaneye geri çekmek için yeni bir taktik deneyecektir: İçinizden 'Kağıt üzerinde çok yavaşsın, bu hızla işler hayatta yetişmez! Hemen bilgisayara dönmelisin!' diye fısıldar. Bu sesi duyduğumda artık şu net cevabı veriyorum:'En kötü senaryoda işler yetişmezse yetişmez, yetiştiği kadar olur.' Çünkü o yavaşlık baskısıyla bilgisayara dönüp relapse (bağımlılık) girdabına düşmektense, işlerin yavaş gitmesini yeğlerim. Üstelik bu yeni fıtri hızımı önceden hesaplıyor, üzerime alacağım iş yükünü de ona göre dengeliyorum. Aslında zihnin 'işler yetişmez' argümanı devasa bir kandırmacadan ibarettir; zira bilgisayara dönüp relapse çukuruna düştüğümde, o çok acil olan işlerin zaten günlerce el sürülmeden köşede kaldığı gerçeğini artık çok iyi biliyorum.
Özetle: Sorun sizin ahlakınızda, iradenizde veya çalışma isteğinizde değil. Sorun, zihninizi emanet ettiğiniz o tehlikeli donanımda. Krizleri durdurmak istiyorsanız, virüsle irade savaşına girmeyi bırakın ve sistemin fişini çekin. O dumanaltı kahvehaneden uzaklaşıp; merak kırıntılarına 'banane' deyin, ekrandaki çeldiricilere gözünüzü kapatın ve 'işler yetişmez' fısıltısına inat kağıdın, kalemin fıtri hızına sığının. Göreceksiniz ki; hem o aşılmaz sandığınız kriz dalgaları beslenecek bir ekran bulamadığı için kendi kendine sönüp gidecek, hem de tüm dersleriniz ve işleriniz yetişecek.
Eğer siz de "Çalışırken bir anda kayıp düşüyorum" diyorsanız, beyninizin arka planda kurduğu o sinsi planı (Truva Atı'nı) deşifre etmemiz gerekiyor:
1. İlkel Beyin "Ne Yaptığınızla" İlgilenmez, "Nerede Yaptığınızla" İlgilenir
Biz ekranda bir araştırma çalışma yaparken, bir şeyler okurken veya faydalı bir video izlerken güvende olduğumuzu sanırız. Oysa bağımlılık merkezimiz (ilkel beyin) ekrandaki faydalı içeriğe zerre kadar bakmaz. O sadece ortama bakar: Ekranın yaydığı ışığa, parmaklarımızın klavyedeki veya ekrandaki hızlı kaydırma hareketine, elinin altındaki o sınırsızlık hissine ve yüksek hıza... Sen "Sadece işimi yapıyorum" derken, virüs arka planda ellerini ovuşturur ve şu planı kurar: "Mükemmel, şu an istediğim o cihazın başındayız. İşlemci biraz yorulsun, dikkati azıcık dağılsın, tek bir tıklamayla onu eski alışkanlıklarına çekeceğim."
2. "Dumanaltı Kahvehane" Kuralı
Sigarayı yeni bırakmış birini düşünün. İradesi ne kadar güçlü olursa olsun, her akşam gidip dumanaltı bir kahvehanede "Ben sadece çay içip gazete okuyacağım" diyerek saatlerce oturursa ne olur? İradesi o dumana direnmekten yorulur ve sonunda o sigarayı yakar. İşte bizim için o bilgisayar ekranı ve limitsiz akıllı telefonlar tam olarak o "dumanaltı kahvehane"dir. Yaptığınız iş ne kadar masum olursa olsun, o dijital radyasyonu ve "her an her şeye ulaşabilme" dumanını soluduğunuz sürece zihniniz direnmekten yorulacak ve çökecektir.
Peki Çözüm Ne? (Maksimum Analog, Minimum Dijital Mimari)
Bu kısır döngüden çıkmak için radikal ama bir o kadar da huzur verici bir sistem kurdum:
Mutlak İzolasyon (Air-Gap):
Bilgisayar artık benim için bir ilham veya tefekkür aracı değil, sadece bir "daktilo". Onu ofiste bırakıyorum (veya evde ise akşamları kapağını asla açmıyorum). İş günleri sadece yazılacak veriyi hızla girip (vur-kaç) kapağını kapatıyorum. Hafta sonu bilgisayar açmak (çok önemli ve yetişmesi çok acil bir iş yoksa) kesinlikle yasak.
Faydalı İşler İçin Bile Telefon Kullanımı Mümkün Olduğunca Az:
Evdeyken telefondan sürekli "yapay zekaya bir şey sormak" veya "hızlıca bir şey taramak" da arka pencereden o dumanaltı odaya girmektir. Ev, fıtrata dönülen güvenli bölgedir. Aklıma harika bir fikir mi geldi? Çoğu zaman hemen yanımda duran fiziksel kağıt-kalem defterime not alıyorum, "Yarın ofiste bakılacak" diyorum.
Kağıdın Fıtri Hızı: Üretmek, çalışmak ve okumak istediğim her şeyin Cuma gününden fiziksel çıktısını (Hardcopy) alıyorum. İnanın, bir kod scriptini veya herhangi bir okunacak seyi bilgisayarda 50 sekme arasında stresle incelemek yerine, kağıt üzerinde el yazısıyla, yavaş ve tek bir şeye odaklanarak incelemenin verdiği huzur bambaşka. Zihin yorulmuyor, irade tükenmiyor.
Sosyal medya ve meraktan vazgeçmek
Sosyal medyayı da zaten hayatımdan mümkün olduğunca çıkardım. Bazen aklima "Şu arkadaş acaba şimdi ne yapiyor? Bir facebooka girip arayayım" Aslinda o an o arkadaşı çok merak ettigimden degil, sadece telefona ulaşmak için beynim bu taktiği uyguluyor. Ya da aklıma gelen bir gereksiz şeyi webte taramak istediğimde kesinlikle telefonu elime almıyorum. "Banane" diyip geçiyorum. Sürekli kendime şunu hatırlatıyorum. " Bu aklına şu an gelen şey aslinda onemsiz bir bilgi ve seni relapse adim adim yaklastiracak ilk sey. Aman dikkat!"
Aile ile birlikte TV ortami
Ancak ev ortamında, aileyle birlikte otururken onların isteğiyle televizyonda bir dizi veya program açılabiliyor. Bu tür durumlarda ekrandaki beklenmedik tetikleyicilere maruz kalma riski doğuyor. Buna karşı geliştirdiğim savunma ise şu: Çayımı içtiğim o yarım saat, 45 dakikalık süre boyunca gözümü asla doğrudan televizyona odaklamıyorum; bakışlarımı ekranın hemen yanındaki başka bir noktaya sabitliyorum. Çayım biter bitmez de hemen müsait, sessiz bir odaya geçiyor; kağıdımı ve kalemimi elime alıp fıtri çalışma ortamıma geri dönüyorum.
İşler yetişmez kaygısı
Sistemi bu analog düzene geçirdiğinizde, ilkel beyin sizi o dumanaltı kahvehaneye geri çekmek için yeni bir taktik deneyecektir: İçinizden 'Kağıt üzerinde çok yavaşsın, bu hızla işler hayatta yetişmez! Hemen bilgisayara dönmelisin!' diye fısıldar. Bu sesi duyduğumda artık şu net cevabı veriyorum:'En kötü senaryoda işler yetişmezse yetişmez, yetiştiği kadar olur.' Çünkü o yavaşlık baskısıyla bilgisayara dönüp relapse (bağımlılık) girdabına düşmektense, işlerin yavaş gitmesini yeğlerim. Üstelik bu yeni fıtri hızımı önceden hesaplıyor, üzerime alacağım iş yükünü de ona göre dengeliyorum. Aslında zihnin 'işler yetişmez' argümanı devasa bir kandırmacadan ibarettir; zira bilgisayara dönüp relapse çukuruna düştüğümde, o çok acil olan işlerin zaten günlerce el sürülmeden köşede kaldığı gerçeğini artık çok iyi biliyorum.
Özetle: Sorun sizin ahlakınızda, iradenizde veya çalışma isteğinizde değil. Sorun, zihninizi emanet ettiğiniz o tehlikeli donanımda. Krizleri durdurmak istiyorsanız, virüsle irade savaşına girmeyi bırakın ve sistemin fişini çekin. O dumanaltı kahvehaneden uzaklaşıp; merak kırıntılarına 'banane' deyin, ekrandaki çeldiricilere gözünüzü kapatın ve 'işler yetişmez' fısıltısına inat kağıdın, kalemin fıtri hızına sığının. Göreceksiniz ki; hem o aşılmaz sandığınız kriz dalgaları beslenecek bir ekran bulamadığı için kendi kendine sönüp gidecek, hem de tüm dersleriniz ve işleriniz yetişecek.
Son düzenleme:





