Urge Fighter
Yeni Fapstronot
- Katılım
- 10 Kas 2020
- Mesajlar
- 21
- Tepki puanı
- 32
- Puanları
- 14
Yıllarca deneme yanılma yoluyla bir bağımlılıktan veya kötü bir alışkanlıktan kurtulmaya çalıştığımızda genellikle tek bir cepheye odaklanırız. Bazen sadece yeme içmeyi azaltmaya çalışır, bazen sadece bakışlarımızı sokaklardaki ya da ekrandaki tetikleyicilerden korumaya çalışırız. Bu tekil tedbirlerin verdiği başarı hissi ile bir iki hafta her şey mükemmel gitse de eninde sonunda o barajda bir çatlak oluşur. Masum sanılan bir film sahnesi veya ufacık bir dijital merak sızıntısı ile sistem yeniden o eski dumanaltı kahvehaneye döner.
Zamanla anlarız ki bu mücadele tek ayaklı bir sehpa değil; beslenme, televizyon, sosyal medya, bilgisayar kullanımı, günlük tutma, fiziksel egzersiz, gelen krizlere karşı tavır alma gibi aynı anda idare edilmesi ve planlanması gereken 6-7 ayaklı yekpare bir sistem mühendisliğidir. İşte tam bu sağlam donanımı kurduğumuzda, içerideki ilkel beyin o sinsi şüpheyi fısıldar:"Benim hayatım hep böyle sürekli bir kontrolle, her adımı hesaplayarak mı geçecek?"
Bu soru, dizginleri nihayet elinden alınan ilkel beynin son çırpınışıdır. Disiplini bir hapishane gibi göstermeye çalışır. Bizi, asla bu plana sadık kalamayacağınız yönünde ikna etmeye, moralimizi ve motivasyonumuzu düşürmeye çalışır. "Zaten sen planlı birisi değilsin bütün bunları aynı anda yapamazsın Boşuna çabalıyorsun" diye fısıldar. Oysa kendimize şu dürüst soruyu sormamız gerekir: O çok özgür, plansız programsız ve kuralsız sandığımız eski yaşamımız bize bugüne kadar ne kazandırdı? Hangi başarıyı hangi huzuru sağladı ? Hiçbir şey! Aksine bizden çok şey çaldı: Sürekli ertelenen işler, ekran karşısında heba edilen saatler, yıpranmış dopamin reseptörleri ve her sahte haz şokunun ardından göğse çöken o ağır vicdan azabı. Özgürlük sandığımız o plansızlık, aslında sentetik uyarıcıların kölesi olmaktı.
"Hayatım hep böyle planlı mı geçecek?" sorusunun cevabı çok nettir: "Evet, böyle geçecek". Ama sonuçta kazanan biz olacağız. Bu sürekli kontrol hali aslinda bir eziyet değildir. Beynimiz bize bunu eziyetmiş gibi göstermeye çalışır. Tüm yapıcı işlerde olduğu gibi, bu mücadelede de kural değişmez. Önce bizden hayatımızdan bazı sahte hazları feda etmemiz istenir. Ancak bu fedakarlıkları hiç birisi boşuna değildir. Karşılığında başarı, sağlık, sarsılmaz bir huzur ve stressiz bir yaşam ödül olarak geri dönerler. Bu büyük ödülü hak edebilmenin tek yolu ise o zor gibi görünen planlı hayattan geçiyor.
Şöyle bir benzetme yerinde olur: Önümüzde dik bir yokuş var ama yokuşu çıkarsak arkasında muhteşem bir şehir var ve bize o şehrin anahtarlarını teslim etmek için bekliyorlar. Bize diyorlar ki "Lütfen şu yokuşu çıkınız ve anahtarları teslim alınız." Ama biz de diyoruz ki "Ben yokuş çıkamam. O yüzden kalsın" Başlangıçta bize sıkıcı gelen planlı hayatı istemeye istemeye, zorlanarak da olsa hayatımıza bir oturtursak; meyvelerini toplamaya başladığımız o an geldiğinde, artık biz istesek de bu yaşam tarzından asla vazgeçemeyiz.
Zamanla anlarız ki bu mücadele tek ayaklı bir sehpa değil; beslenme, televizyon, sosyal medya, bilgisayar kullanımı, günlük tutma, fiziksel egzersiz, gelen krizlere karşı tavır alma gibi aynı anda idare edilmesi ve planlanması gereken 6-7 ayaklı yekpare bir sistem mühendisliğidir. İşte tam bu sağlam donanımı kurduğumuzda, içerideki ilkel beyin o sinsi şüpheyi fısıldar:"Benim hayatım hep böyle sürekli bir kontrolle, her adımı hesaplayarak mı geçecek?"
Bu soru, dizginleri nihayet elinden alınan ilkel beynin son çırpınışıdır. Disiplini bir hapishane gibi göstermeye çalışır. Bizi, asla bu plana sadık kalamayacağınız yönünde ikna etmeye, moralimizi ve motivasyonumuzu düşürmeye çalışır. "Zaten sen planlı birisi değilsin bütün bunları aynı anda yapamazsın Boşuna çabalıyorsun" diye fısıldar. Oysa kendimize şu dürüst soruyu sormamız gerekir: O çok özgür, plansız programsız ve kuralsız sandığımız eski yaşamımız bize bugüne kadar ne kazandırdı? Hangi başarıyı hangi huzuru sağladı ? Hiçbir şey! Aksine bizden çok şey çaldı: Sürekli ertelenen işler, ekran karşısında heba edilen saatler, yıpranmış dopamin reseptörleri ve her sahte haz şokunun ardından göğse çöken o ağır vicdan azabı. Özgürlük sandığımız o plansızlık, aslında sentetik uyarıcıların kölesi olmaktı.
"Hayatım hep böyle planlı mı geçecek?" sorusunun cevabı çok nettir: "Evet, böyle geçecek". Ama sonuçta kazanan biz olacağız. Bu sürekli kontrol hali aslinda bir eziyet değildir. Beynimiz bize bunu eziyetmiş gibi göstermeye çalışır. Tüm yapıcı işlerde olduğu gibi, bu mücadelede de kural değişmez. Önce bizden hayatımızdan bazı sahte hazları feda etmemiz istenir. Ancak bu fedakarlıkları hiç birisi boşuna değildir. Karşılığında başarı, sağlık, sarsılmaz bir huzur ve stressiz bir yaşam ödül olarak geri dönerler. Bu büyük ödülü hak edebilmenin tek yolu ise o zor gibi görünen planlı hayattan geçiyor.
Şöyle bir benzetme yerinde olur: Önümüzde dik bir yokuş var ama yokuşu çıkarsak arkasında muhteşem bir şehir var ve bize o şehrin anahtarlarını teslim etmek için bekliyorlar. Bize diyorlar ki "Lütfen şu yokuşu çıkınız ve anahtarları teslim alınız." Ama biz de diyoruz ki "Ben yokuş çıkamam. O yüzden kalsın" Başlangıçta bize sıkıcı gelen planlı hayatı istemeye istemeye, zorlanarak da olsa hayatımıza bir oturtursak; meyvelerini toplamaya başladığımız o an geldiğinde, artık biz istesek de bu yaşam tarzından asla vazgeçemeyiz.





