Son Paylaşımlar

Sitemize Hoşgeldiniz NeverFap Türkiye

Bize katılmak için kayıt olabilir veya giriş yapabilirsiniz.

Soru Sor >>>

NeverFap hakkında sormak istediğiniz soruları buradan sorabilirsiniz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Forum Rehberi >>>

Neverfap Türkiye Forum kurallarını öğrenmeniz ceza almanızı engeller. Kurallarımızı okuyunuz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Yönetimle İletişime Geç >>>

Sitemizi kullanırken yaşadığınız sorun ve önerilerinizi yöneticiler ile paylaşabilirsiniz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

İnsanın Anlam Arayışı

Tough Climber

Everest Yolcusu
Katılım
12 Ağu 2020
Mesajlar
173
Tepki puanı
456
Puanları
108
Ekşi sözlükten alıntıdır:
Özellikle konu sonundaki podcasti dinlemenizi tavsiye ederim.


Uzun bir süre önce -ocak 2017- ilk yazım diyebileceğim nofap başlığında, yazar olmamı da sağlayan ekşisözlük entrymi (bkz:Nofap hikayem) yazmıştım. yazarken işin bu noktalara varabileceği, yani iyi dönütler alıp bu yolda daha kapsamlı bir işe girişeceğim ne yalan söyleyeyim, pek aklımda yoktu. o yazı, 2017 yılında anlık olarak ortaya çıkmış bir yazıydı, buysa daha kapsamlı daha sistematik olacak bir şey -tabi ki bir makale ciddiyetinde ve bilimselliğinde olmasını istemiyorum, o konuda yeterliliğim de yok ama tek bir insan dahi olsa, yardım edebilirsem kendimi mutlu bir adam sayabilirim.

İnsanın hayatı çok farklı dönemeçlerden ilerliyor, kimi zaman başardım dediğin an mutluluğun uçup gittiğini, kimi zamansa tökezlediğinde büyük bir umut ışığına yaklaştığının farkına varabiliyorsun. hani bir klişe vardır ya, "bir şeyin peşinden ne kadar koşarsan, o şey o kadar senden uzaklaşır" diye, çoğu zaman bu fiziksel bir yasa gibi yüzümüze çarpar. mutluluk da aslında bu kanunun en iyi örneklerinden biri. sınavdan alınan iyi bir puan, kazanılan bir hediye ya da ödül hatta çalıştığınız yerde ulaştığınız mevki. hepsi sadece 10 saniye. peki bu 10 saniye için ömrümüzü heba etmeye, olmayan şeyleri olmuş gibi yapmaya gerek var mı? kendimden örnek vereyim; bir yılımı sınava ve sınava olan hazırlığıma adadım, o bir yılın sonundaki en mutsuz günüm sanırım sınavın açıkladığı günün ertesiydi -hem de hedeflediğimden daha yüksek bir puan ve sıralama almış olmama rağmen. buradan anlıyoruz ki; olay sonuçlar ve sonlardan ziyade süreçte, yolda. buradaki amacımız da bunların üstüne gidip yolda olabilmek veya yolda kalabilmek, daha fazlası değil.

Mart 2020 tarihinden beri dünya olarak çok farklı bir yola saptık. covid-19 adlı virüsle birlikte hiç olmayacak sandığımız pandemi ile tanıştık ve maske şu an vazgeçilmezimiz oldu. tüm insanlık tarihi demeyeceğim, buna gerek yok ama yazılı tarihi baz aldığımızda salgınsız, savaşsız ya da felaketsiz geçen yılların sayısı çok ama çok az. soğuk savaş'tan, abd'nin tek süper güç olmasından sonra bizlere inanmamız gereken öyle bir mit, öyle bir hikaye yaratıldı ki. sanki her şeyin garanti, her şeyin kusursuz olması gerektiği bir distopyada yaşıyor gibiydik. taa ki covid isimli arkadaş kapıyı çalıp gelene kadar.

Hani bazen sokakta yürürken, kendi kendime düşünüyorum, "neler oluyor böyle? garip bir distopyanın içinde miyiz diye?". bazıları buna hızlıca adapte olup, hayatını anında değiştirebilirken, bazıları kendilerine çıkar bir nokta bulamıyorlar. mailden ve sözlükten aldığımı mesajlarla da o çıkış bulamayan insanların birçoğuyla tanışma fırsatım oldu. aslında iyi gibi gözüken toplumun ve içindeki rol yapan bizlerin, ne kadar kötü oyuncular olduğumuzu da görmüş oldum.

Bazı insanlar maalesef doğuştan depresif ve karamsar olmaya daha meyilli. içinde bulunduğumuz bu pandemi süreci ise tuz, biber oluyor onların durumuna. örneğin; erman ve doğan diye iki kişimiz olsun, ikisi de benzer kötü bir durum yaşasa, ikisinin de verecekleri tepki birbirinden tamamen farklı olur. işin içine genetik özellikler, çocukluk ve çevresel şartlar dahil olunca, kendimizi çok bilinmeyenli bir denklemin içinde buluyoruz adeta. Erman buradaki karamsar kişimiz ve ne yaparsa yapsın bir gününü on üzerinden yedi ya da sekizin üstünde mutluluk seviyesinde değerlendiremiyor. doğan ise daha dışadönük daha sosyal bir arkadaşımız ve ne kadar kötü şeyler yaşasa da asla beşin altına inmiyor. bazı daha ileri seviye durumlarda bir taraf sakinleştirici ya da antidepresan denilen maddeleri kullanmak zorunda kalıyor. o da genelde erman oluyor. çünkü onun gibi ilaçlar olmadan hayatına devam edemeyecek duruma gelen çok sayıda insan mevcut. gerek çevre gerekse çevrenin getirdiği şartlar bunda etkili oluyor. kimi durumlarda ise genlerden gelen bir psikolojik bozukluk bu durumu oluşturuyor. insanın aslında tek yapabileceği şey var; olaylara olan bakışlarını değiştirmek ve duygularla düşünceleri değil, düşüncelerle duyguları yaratmak. çünkü sandığımız gibi duygusal halimiz düşünceleri oluşturmuyor, biz olaylara nasıl tepki verirsek, nasıl düşünürsek, duygularımız da o yönde meydana geliyor. mesela içinizde biri benim doğum günümde bana mesaj attı. sizin doğum gününüz geldiğinde ise ben bırakın mesajı, hatırlamadım bile. bu noktada sinirlenebilir, üzülebilir hatta normal bir şekilde bana kırılabilirsiniz bile. fakat sizi bu duygulara sevk eden de düşünceleriniz zaten. "hatırlamadı bile, ne kadar işe yaramaz biri" diye düşündünüz ve bu ruh hali, bu duygu durumlar ortaya çıktı. ama o kötü otomatik düşünceler yerine, "belki kötü günler geçiriyor, çok meşgul ondan unuttu" gibi şeyler düşünsek bizi çok etkilemeyecekti. burada da iş biraz stoacılık öğretisine giriyor. epiktetus'un da aurelius'un da dediği gibi, bizi bizden başa kimse üzemez çünkü üzüntüler de sevinçler bizim olaylara verdiğimiz tepkilerle ortaya çıkan şeylerdir.

Ufak da olsa güncele sonrasında da duygu durum meselelerine değindikten sonra konumuza dönelim. insanlık olarak ilerlediğimiz yolları kaybettik ya da güncele çok fazla dalıp sona geldiğimizi düşündük. dünya hiçbir zaman tozpembe bir yer olmadı, her zaman böyleydi ve her zaman da böyle olmaya devam edecek. yukarıda da dediğim gibi; yolda olmak her zaman yolun sonuna gelmekten daha iyidir. yolda olduğumuz zaman güncel meseleler de, onlara verdiğimiz tepkiler de bizi üzemez ya da yaralayamaz çünkü biz kendi içimize doğru bir akışa girmişizdir aslında. bu yüzden bir şekilde inandığımız ya da inandığını sandığımız o yolda ilerlememiz gerekiyor. biraz bulutsuzluk özlemi'nin 'yaşamaya mecbursun' parçasına atıf gibi oldu ama durum böyle. bu güzel bir hedef olur, sevdiğimizi biri ya da bir şey için vereceğimiz bir mücadele olur, hatta kendimize verdiğimiz bir söz dahi olur. çünkü ışıklar kapanıp sahne örtüldüğünde bizimle bizden başka kimse kalmaz. ve bizi de en iyi anlayacak kişi gene kendimiziz.

"nasıl yapabiliriz? zor değil mi?", bunlar bana gelen maillerde en çok bulunan iki soru cümlesi. insanlar kendi içindeki ateşin belki farkında, belki bir kıvılcım arıyorlar. fakat o kıvılcımı harlı bir ateşe çevirme meselesi de gene öznel bir durum. istediğiniz kadar terapiste gidin ya da daha basiti kişisel gelişim zırvalıklarını okuyun. günün sonunda kendiniz için en doğru yolu ve yöntemi gene siz deneyerek, yanılarak ve yeri geldiğinde hatalar yaparak bulacaksınız. ben de bu yazımda elimden geldiğince bir kibrit çakma niyetindeyim. bazen hava rüzgarlı olur, yağışlı olur. yakmaya çalıştığımız ateşte sadece dumanlar vardır ama sonra bir an gelir ki o dumanlarda harıl harıl bir ateş ortaya çıkar.

Gelen mesajlarda ve dönütlerde bir diğer canımı sıkan, değinmek istediğim mesele de şu: genel geçer, ezber ve herkeste -nasıl olacaksa artık- işe yarayan bir formül beklentisi. al pacino'nun 'any given sunday' filminde efsanevi bir soyunma odası tiradı vardır. ustamız bu filmde formsuz olan ama zamanının iyi nfl koçlarından birini canlandırmaktadır. filmin sonundaki konuşmada öyle bir sözü vardır ki şu noktada paylaşmazsam olmaz, "bakın beyler ben yaşlı, başarısız hatta tüm servetini kaybetmek üzere olan bir adamım. sahaya çıkıp bunu sizin için ben yapamam. ama beyler ben burada bir takım görüyorum; kazanmak için her şeyi yapacak, arkadaşı için her şeyini feda edecek bir takım. ve beyler burada bu maçı tek bir santimle dahi olsa kazanacağız çünkü burada inanmış genç adamlar görüyorum." ne kadar da muazzam bir konuşma değil mi? özellikle santim ve inanç değinmeleri beni en çok etkileyen kısımlarıdır. işte mesaj atıp kesin bir formül beklentisi içinde olan arkadaşların atladıkları noktalar da bunlar: birincisi kendilerine inançları yok, ikincisi de santimlerden önce metrelere odaklanıp kendilerini eski hallerinden daha da kötü bir konuma sokuyorlar. yedi cephede birden savaşamayız, bunu deneyen Osmanlı devletinin başına nelerin geldiğini tarihten buraya kadar okumuş herkes hatırlıyordur diye tahmin ediyorum.

Öncelikli yapmamız gereken şey zaten şu: kendimizde eksik gördüğümüz ya da bize zarar veren yönleri bir bir bularak küçükten büyüğe doğru onların üstüne gitmek. "hayatımdan şekeri komple çıkarıyorum." ya da "bitti artık bir daha sigara içmiyorum!", şunlara bir bakın, ne kadar iddialı ve havalı duruyorlar değil mi? daha çok iki gün içinde eskisinden daha beter şekere ya da sigaraya saldıracak birinin son sözleri gibi geliyor bana. elbette anlık kararlar bazen ihtilaller gibi başarıya da ulaşabilirler. fakat kalıcılıkları hiçbir zaman devrimler gibi olmaz. ilk etapta çay kahve tüketen birisi, çayını ve kahvesini şekersiz içmeyi deneyebilir. sonrasında gazlı içecekleri çıkarmayı deneyebilir. misal sigara bağımlısı biri de tek denemede bırakmakta zorlanabilir -kolay olsa zaten herkes yapardı- ama sigara içmesini tetikleyen ön etkenleri bulup, onlarda ufak ufak değişimler yapmaya başlarsa zaman içinde bırakmaya hazır biri haline gelecektir. ama daha baştan savaşa en zor cepheden başlarsak kaçınılmaz bir bozgun bizi bekliyor olacaktır. ne demiştik önce santimler, sonra ise metreler. lao tzu'nun da dediği gibi, "en uzun yürüyüşler bile tek bir adımla başlar."

Verdiğimiz örnekler belki nispeten basit ve sadece zararlı alışkanlıklar gibi görülebilir. ama alışkanlıklar genelde fiziksel boyutta vuku bulmuyor. işin bilişsel boyutu çok daha vurucu. hepimiz durmadan kendimizi yargılayan bir iç ses sahibiz. bazı durumlarda o iç ses bizi tek bir adım atamayacak hale dahi getirebiliyor; sınav ya da bir maç öncesi yaşanan durumlar veya daha basit olarak toplum içinde kendi kendimizi asıp kesmemiz. halbuki hep söylediğimiz gibi, "kimse kimsenin umrunda değil". bu ve benzer yargılamalarda da unuttuğumuz en önemli nokta da bu aslında. insanlar kendileriyle o kadar meşgul ki, gerçekte kimsenin umrunda bile değiliz aslında. bizi umursamayan insanlar için kendimize bu kadar haksızlık etmeye, bu kadar gömmeye gerek var mı öyleyse?

Diğer bir sık rastladığım durum: öğrenilmiş çaresizlik. geçmişteki başarısızlıklarımızın, kötü denemelerimizin bizim gelecekte yapacak olduklarımızı baltalaması diyebiliriz bu duruma kısaca. halbuki her başarısız denemede bile bizi başarıya götürecek bir öğreti vardır. 10 gündür alkol kullanmamış bir alkoliği ele alalım. 11.günde alkol alırsa düz mantık bize şöyle der: "tamam 10 günü çöpe gitti işte ne anlamı kaldı?", peki hayat gerçekte bu kadar matematiksel ve rasyonel mi? bence değil. istediği kadar süreç bozuldu diye düşünsün, o on günlük arınma sürecinde öğrendiği bir şey vardır. sonuçta yıllardır süregelen bir bağımlılığı yıkmak kısa bir sürede, kolay bir şekilde olmayacaktır. burada çok sevdiğim şu cümleyi yazmadan geçemeyeceğim: "roma imparatorluğu da bir günde kurulmadı." sık sık aklıma getirdiğim ve ders almaya çalıştığım harika bir söz.

En nihayetinden insanız hatalar yapıyor, anlık gafletlere düşebiliyoruz. anlık bir heyecanla hayatımızdaki her şeyi değiştirmeye çalışıp çoğu zamanda hüsrana uğruyoruz. önemli olan hüsrana uğramak değil, dediğim gibi o hüsrandan, acıdan ya da başarısızlıktan ondan kendimize bir şeyler katabilmek. kaybettiği maçtan sonra bir takımın oyuncusuna ya da teknik direktörüne/koçuna dikkat edin, hep şunu söylerler: "önümüzdeki maçlara bakacağız." hoş çoğu bunu pek yapamaz ya neyse. bizim de hayatta yapmamız gereken aslında biraz da bu; önümüzdeki mücadelelere bakabilmek, içimizde onun gücünü bulabilmek.

Bu konuda viktor frankl'ın 'insanın anlam arayışı' kitabını çok severim ve her zaman ondan alıntılar yapmaya çalışırım. frankl, ikinci dünya savaşı sırasında nazi toplama kamplarında esir tutulmuş bir psikologtur. o zor, belki de yaşama tutunmak için hiçbir iyi şeyin kalmamış gibi göründüğü berbat ortamda bile kendine bir yaşam amacı bulur, logoterapi üzerindeki son çalışmalarını tamamlayıp yeni bir tedavi yöntemi oluşturur. benim de hayatımın önemli bir noktasında çok faydasını görmüş olduğum bir isimdir frankl, bu yüzden burada sayfalarca methiye düzsem bile az kaldır üstadımıza.

Ustamız kitabında insanın yaşamın anlamını 3 farklı yoldan keşfedebileceğini söyler;
1- bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak.
2- bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek.
3- kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirerek.
kimi insanlar vardır; genelde belli bir zanaat erbabı ya da kırsalda yaşamını sürdürürler. hemen herkesin çevresinde böyle birileri vardır. bu insanlar terzi, berber ya da çoban olabilirler; mesleğin burada bir önemi yok. ne hikmetse bu bahsettiğim insanlar gördüğümüz en mutlu insanlardır da çoğu zaman. frankl'ın bahsettiği ilk maddeye ne kadar güzel bir örnek değil mi?

Dolgun bir gelirleri, şatafatlı unvanları, odaları ya da koltukları yoktur ama hayatta da kendini gerçekleştirmeye en yakın insanlardır; sevdiği ya da keyif aldığı işi yapanlar. zamanın ya da günlerin ne önemi vardır ki zaten. "insan bir işle meşgulken kendini ne derece unutabiliyorsa, alacağı haz ve mutluluk da o derece artmaktadır", diyor macar psikolog mihaly csikszentmihalyi 'akış: mutluluk bilim' kitabında.

Bu konuda gerekli örnekleri verdik sanırım. severek ya da kendimizi unutacak seviyede bizi bağlayan bir iş yaparken düşünün kendinizi. ya da anılarınızdan böyle bir bölümü çekip çıkarın oradan. mihaly hocamızın dediği gibi olduğunu göreceksiniz. çocukken oynanan oyunlar, sevilen bir kitabı okurken saatler süren, gözleri kızartan okuma seansları veyahut bir futbol maçında her şeyi unutup sadece siz ve diğer oyuncuların kaldığı o akış sekansı. aslında hepsi birer yaşam amacı ve kendimize yolculuktur özlerinde. kendimizi değiştirmeye, kötü alışkanlıkları bırakmaya ya da yeni bir şeyler denemeye başlamadan önce, kendimizi iyice bir tanımamız ve içimizdeki ikigai'yi (yaşam amacı) bulmamız gerek diye düşünüyorum.



gary jules-mad world parçasını dinleyip güzel zamanlara dair anılara yolculuk ettiğim, mart ayının şu güzel ilk gününde, yazımın ya da denememin -buna okuyanlar karar verebilir umarım- sonlarına gelirken biraz toparlamanın herkes için iyi bir şey olacağı sonucuna vardım. konu geniş ve verilecek örnek sayısı çok olunca dallanıp budaklanıp farklı yerlere gitmesi haliyle kaçınılmaz oluyor. ilk olarak mutluluk olgusundan girdik, güncel olayların psikolojimize olan etkisine baktık, sonra kendimizde bir şeyleri değiştirme konusuna değindik son olarak da yaşam amacı ve akış olgularına değindik. hepsinin de ortak noktası aslında şu: farkındalık. kişi bağımlı olduğunu ne zaman anlar mesela? bunu ilk kabullendiğinde. buradaki mesele de o, bir şeylerin yanlış ya da eksik gittiğini kabullenmediğimiz sürece, onların üstüne hiçbir zaman gidemeyiz.

Empati kurabilmek, bilgi alabilmek için ilk başta yaşadıklarımız ve çevremiz sonrasında da kitaplar benim hocam olmuştur. kaliteli bir kurgu kitap, genel geçer doğruları söyleyen ama bir papağan gibi sürekli tekrara düşen bir kişisel gelişim kitabından her zaman daha faydalıdır. bu yüzden bol okumalı, okuduklarımız üstüne düşünmeli ve en ufak fırsat bile olsa fiziksel aktivitelerden geri durmamalıyız. bu güzel bir doğa yürüyüşü olur, uzun bir bisiklet turu olur veya sevdiğiniz bir takım sporu olur. her ne olursa olsun yeter ki bizi fiziksel anlamda yoracak bir şey olmalı. insan olarak doğamızdan kaçamayız ve akış haline tam anlamıyla girebilmek için de düzgün bir gece uykusu için de yorgunluğa çok ihtiyacımız var. yorgun bir beden genelde otomatik olarak beliren kötü düşüncelere, içsel yargılamalara karşı en iyi panzehirdir.

Benzer türde kitaplar okuyunca ya da filmler izleyince bir yerden sonra birbirlerini puzzle gibi tamamlamaya başladılar kafamda. o noktadan sonrasında ise hepsinden alabileceğim faydayı almaya çalışarak önce düşüncelerime, şimdiyse yazılarıma aktarmaya çalışıyorum. ne kadar haddime bilmiyorum ama sizlere de en iyi tavsiyem budur: tükettiğiniz içeriklerde olabildiğince seçici olup bunlar arasında bağlantı kurmaya başladıktan sonra, her şey çorap söküğü gibi gelecektir. unutmayın hepimiz aynı dünyada yaşayan, kozmik evren için önemsiz yaratıklarız fakat birbirimize ne kadar yardım edersek, yaşamdan alacağımız haz da o kadar artacaktır. kendinize iyi bakın ve değişimle kalın dostlar.
tavsiye ettiğim ve faydalandığım kitaplar:
yuval noah harari-homo deus
viktor e. frankl-insanın anlam arayışı
mihaly csikszentmihalyi-akış: mutluluk bilimi
marcus aurelius-kendime düşünceler
epiktetus-düşünceler

Podcast serimi dinlemek isteyenler için:

Özellikle bu podcasti dinlemenizi tavsiye ederim:
 

Sonumut1

Ay Yolcusu
Katılım
20 Ağu 2020
Mesajlar
30
Tepki puanı
73
Puanları
21
"Çünkü ışıklar kapanıp sahne örtüldüğünde bizimle bizden başka kimse kalmaz. ve bizi de en iyi anlayacak kişi gene kendimiziz."

"İstediğiniz kadar terapiste gidin ya da daha basiti kişisel gelişim zırvalıklarını okuyun. günün sonunda kendiniz için en doğru yolu ve yöntemi gene siz deneyerek, yanılarak ve yeri geldiğinde hatalar yaparak bulacaksınız."

"Ve beyler burada bu maçı tek bir santimle dahi olsa kazanacağız çünkü burada inanmış genç adamlar görüyorum "

"Öncelikli yapmamız gereken şey zaten şu: kendimizde eksik gördüğümüz ya da bize zarar veren yönleri bir bir bularak küçükten büyüğe doğru onların üstüne gitmek. "

"İşin bilişsel boyutu çok daha vurucu. hepimiz durmadan kendimizi yargılayan bir iç ses sahibiz. bazı durumlarda o iç ses bizi tek bir adım atamayacak hale dahi getirebiliyor; "

"Önemli olan hüsrana uğramak değil, dediğim gibi o hüsrandan, acıdan ya da başarısızlıktan ondan kendimize bir şeyler katabilmek."

"Ama sigara içmesini tetikleyen ön etkenleri bulup, onlarda ufak ufak değişimler yapmaya başlarsa zaman içinde bırakmaya hazır biri haline gelecektir. ama daha baştan savaşa en zor cepheden başlarsak kaçınılmaz bir bozgun bizi bekliyor olacaktır. ne demiştik önce santimler, sonra ise metreler. lao tzu'nun da dediği gibi, "en uzun yürüyüşler bile tek bir adımla başlar."

"Severek ya da kendimizi unutacak seviyede bizi bağlayan bir iş yaparken düşünün kendiniz
ilk olarak mutluluk olgusundan girdik, güncel olayların psikolojimize olan etkisine baktık, sonra kendimizde bir şeyleri değiştirme konusuna değindik son olarak da yaşam amacı ve akış olgularına değindik. hepsinin de ortak noktası aslında şu: farkındalık."

"İnsan olarak doğamızdan kaçamayız ve akış haline tam anlamıyla girebilmek için de düzgün bir gece uykusu için de yorgunluğa çok ihtiyacımız var. yorgun bir beden genelde otomatik olarak beliren kötü düşüncelere, içsel yargılamalara karşı en iyi panzehirdir."

Optimist bir bakış açısıyla kaleme alınmış,insana havada kapkara bulutlar varken bile içinde yanan ateşi keşfettirebilecek nitelikte bir yazı olduğu kanaatindeyim.Yazar kısaca şunu vurgulamak istemiş aslında : "Kırk gün kar yağar , bir gün av olur".
 
shape1
shape2
shape3
shape4
shape5
shape6
Üst