Son Paylaşımlar

Sitemize Hoşgeldiniz NeverFap Türkiye

Bize katılmak için kayıt olabilir veya giriş yapabilirsiniz.

Soru Sor >>>

NeverFap hakkında sormak istediğiniz soruları buradan sorabilirsiniz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Forum Rehberi >>>

Neverfap Türkiye Forum kurallarını öğrenmeniz ceza almanızı engeller. Kurallarımızı okuyunuz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Yönetimle İletişime Geç >>>

Sitemizi kullanırken yaşadığınız sorun ve önerilerinizi yöneticiler ile paylaşabilirsiniz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar (Hikaye)

Defkhan5960

Raskolnikov
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
650
Tepki puanı
1,576
Puanları
160
Konum
Türkiye
Web Sitesi
1000kitap.com
Selçuk 5 katlı bir binanın 2.katında oturuyordu. Evinin sadece 2 bölmesi vardı; mutfak ve yatak odası. Yan komşusu Ahmet Öğretmen, Selçuk’un ilkokul öğretmeniydi. Karısı öldükten ve çocukları onu yalnız bıraktıktan sonra emekli aylığıyla buraya yerleşmişti. Yüzünde garip bir ciddiyet olurdu hep. Onu güldürmek çok zordu. İlkokul zamanlarında Selçuk’u sınava hazırlamış ardından İstanbul’a tayini çıkmıştı. Öğrencilerine çok ehemmiyet vermişti. Onların bir yerlere gelmesini, kendisinin ilerde anlatacak bir hikayesinin olmasını çok isterdi. “Benim öğrencime bak sen! Büyümüş ve doktor olmuş. Hey bakın! Bu çocuğu ben okuttum.” demek isterdi. Selçuk sınavı kazanamasa bile ilkokul öğretmeninin disipline tavırlarını hiç unutmadı.

Ahmet öğretmen sık sık Selçuk’un evine gelirdi. Selçuk’un gireceği sınav için ona yardımcı olurdu. Elinde hep bir soru kitabıyla gezer, Selçuk’a olur olmadık yerlerde sorular sorardı. Selçuk bu durumdan memnundu. Hem sınava çalışıyor hem de eski öğretmeniyle sohbet ediyordu. Edebiyat, tiyatro, üzerine konuşuyorlardı.

Ahmet öğretmen bir gün gene Selçuk’un evindeydi. Günlerden Pazar, mevsimlerden sonbahardı. Havanın insanı hüzne sevk eden, hayatı sorgulatan bir şekli vardı. Selçuk elinde kağıtla bir şeyler karalıyordu. Ahmet öğretmen ise soru kitabına göz gezdiriyordu. Selçuk aniden bir şey okumaya başladı.


“Nihayet ‘Ön Yargı Duvarları’ yıkıldı. Dünyadaki tüm başkentlerin merkezlerinde birer tane olan bu duvarlar sonunda yıkıldı. Uzun zamandır hasarlı olan duvarların yıkılması beklenen bir sondu. Senkronize olarak gelişen bu olayı bazı insanlar anlamsız buldu. Önyargı olmadan insanların birbirini tanıma da güçlük çekeceğini, samimi ilişkilerin kurulamayacağını söyleyenler oldu. Kimileri ise önyargı olmadığı zaman insanların birbirlerinin gerçek hallerini göreceğini, bu sayede herkesin kendine en uygun kişilerle, çıkar ilişkisine dayanmayan bir dostluk kuracağını söylediler. Duvarlar yıkıldıktan sonra bazı insanlar duvarların yıkıklarından arta kalan küçük duvarların arkasına saklandılar. Kendi görüşleri ve yargılarının yanlış olamayacağını düşünen bu insanlar için henüz ne yapılacağı netlik kazanmadı. ‘İnsanlar birbirini nasıl tanıyacak? ‘Veya ‘İnsanlar ilk gördüğü kişi üzerinde ne düşünecek?’ gibi sorular haberlerde konuşulmaya başlandı.’ Bu büyük olay ardından devlet başkanlarından açıklama bekleniyor.” (1)


“Nasıl olmuş, öğretmenim?” diye sordu Selçuk. “Fena değil, ama biraz kısa olmuş. Vermek istediğin mesajı tam veremiyorsun.”, dedi Emekli Öğretmen.

Bağırarak cevapladı Selçuk. “Olsun Öğretmenim, olsun. İnsanlar anlar. Hepsi çok zeki zaten artık ha-ha. Baksanıza önyargılar yok. Herkes ne demek istediğimi anlar.” “Peki o zaman” diye cevapladı eski öğretmen. Aniden aklına sorular geldi. “Soruları hiç çözmemişsin. Böyle gidersen sınavdan kalırsın.”

“Ha sorular demi sorular. Çözelim, çözelim. Onlar çok önemli öğretmenim. Onlarsız nasıl yaşarım ben ha-ha. Biliyor musunuz öğretmenim? İlkokulda bir yarışta olduğumu hissediyordum. Tüm öğrenciler yarıştaydık. Ben her daim öndeydim. Çok çalışırdım öğretmenim beni bilirsiniz. Sayenizde soruları hep bilirdim. Sınavları bu yarışın sonu olarak görmüştüm ama her nedense son çizgiye vardığımda, ipi göğüslemek istediğimde ipi kaldırdılar öğretmenim. Yeniden başka bir yarışın içinde buldum. Koşmaktan etrafıma bakamadım. Neler olup bittiğini anlamadım. Hayatın gittikçe daha kolay olduğuna inanmıştım. İşte şu ipi geçince yarış biter ve ben rahatlarım. Hayır! Daha zoru başlıyor. Neden kandırdınız beni öğretmenim? Neden demediniz? ‘Selçuk oğlum bu sınav basit bir sınav. Hayatında daha önemli anların olacak. Hiçbir şeyin sonu veya başı değil diye.’ Neden demediniz?”

“Oğlum Selçuk. Sınav hayatın bir gerçeği. Sınav olmadan insanları nasıl ayırırız. Sana bir şey demedim çünkü iyi bir yere gelmeni istedim. Bir şeyi çok önemli atfetmek o iş için çabalamakla sonuçlanır. Gel bakalım buraya soruları çözelim. Takma kafana bunları.”, diye hüzünle söyledi. Ahmet Öğretmen.

“Peki öğretmenim peki. Okuyalım soruları. 1.Soru: Aşağıdakilerden hangisi… “Selçuk okumaya başladı. Şıkları okuduktan sonra durdu.

“Şıklar birbirine benziyor öğretmenim.” dedi. “Gene dikkatini dağıtıyorsun. Sorulara odaklan.” “Odaklanamıyorum öğretmenim. Kahretsin! İnsan anlatmak istiyorum. Böyle garip bir duyguya kapılıyor. Bekledim öğretmenim bekledim ve sustum. Bir gün beni dinlerler beni de severler diye çok bekledim. Artık konuşmak istiyorum. Anlatmak, haykırmak istiyorum. Ama söylesenize öğretmenim kim bilecek benim burada olduğumu? Yalnızlıktan burada kırıldığımı, kendimle konuşup sohbet ettiğimi. Kim bilecek? Ben kitap değilim öğretmenim. Ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Büyük şeyler yapmak istiyorum öğretmenim. İnsanlara faydalı olmak, onların beni konuşmasını istiyorum. Ama bir yandan da kılıma zarar gelsin istemiyorum. 5 şıkkın 5’ide doğru öğretmenim. Bunca doğrunun arasında yanlış olan bir benim. Birini nasıl seçebilirim? Çok yorgunum öğretmenim. Nereye gidiyoruz?” (2)

“Sakin ol oğlum Selçuk. Kendini çok yoruyorsun. Her şeyi fazla kafana takıyorsun. Kendi mutluluğuna bak.”

“Haklısınız öğretmenim. Bir film vardı. Ha hatırladım. ‘Amelie’ (3). Küçük mutlulukların peşinde koşan bir kızın büyük mutluluklara erişmesini anlatıyordu. Ben de böyle yapabilirim öğretmenim. Haberleri olmadan insanlara yardım ederim. Sonunda bende mutlu olurum demi öğretmenim. Ödülümü alırım.”

“Alacağın konusunda garanti veremem. Haydi sorulara dön.”

“Dönmeden önce size bir tiyatro okumak istiyorum öğretmenim. Bilirsiniz ben edebiyat severim. Fen lisesine gittiğime bakmayın. Ardından soruları çözeriz ha. Ne dersiniz?”

Selçuk çok heyecanlanmıştı. Ahmet öğretmen Selçuk’un bu garip heyecanını anlamadı. Bir an önce sorulara dönmek istiyordu. Ama gene de izin verdi.

“Peki. Oku bakalım.”

(Ali lise yılının ilk gününde okul önündeki bankta oturmuş ailesini düşünür. Ailesinden ilk defa bu kadar uzak kalmıştır. Ağlamaktan utanır. Gözyaşlarının onu güçsüz gösterdiğini öğrenmiştir. Birden dayanamayarak ağlamaya başlar. Büyük lise öğrencileri sahneye girer. Yanına otururlar.)

1.LİSE ÖĞRENCİSİ: Noldu neden ağlıyorsun?

ALİ: (Cevap vermez. Ağlamaya devam eder.) ıhıhııh.

(Diğer lise öğrencileri hafif bir burukluk ve dalga ile ona bakarlar. Hem yardım etmek isterler. Hem de kendileri de aynı süreçten geçtiğinden dalgaya alırlar.)

2.LİSE ÖĞRENCİSİ: (Hüzünlü bir sesle) Ailenden dolayı mı ağlıyorsun?

ALİ: Evet.

1.LİSE ÖĞRENCİSİ: Sanırım yeni geldin. Bak buraya alışırsın. Endişelenme. Şu abini görüyor musun? Bakma öyle göründüğüne oda çok ağladı. (Güler)

ALİ: (Ağlamayı durdurur. Sırıtır. Bu sırada okul çevresindeki öğrenciler onlara bakar.)

2.LİSE ÖĞRENCİSİ: Gel beraber dolaşalım biraz. Bizle arkadaş ol yeni arkadaşlar edinene kadar. Bir sıkıntı falan olursa da bize gel.

(Hepsi birden ayağa kalkar. -Bel altı espriler yapılır-Kol kola girerek sahneden çıkarlar. Sahne kararır. Açıldığında sınıf ortamı oluşur. Sol en önde Ali oturur. Arkasında şımarık bir kız vardır. Selçuk’un gözleri hala yaştır.)

ŞIMARIK KIZ: Sen demin dışarıda ağlıyordun demi?

ALİ: Evet.

ŞIMARIK KIZ: Yanına gelen kişileri tanıyor muydun?

ALİ: Hayır.

ŞIMARIK KIZ: Ha tamam. Bende tanıyorsun sandım.


(Sahne kararır.)



“Ne anlattın olum bunda şimdi.” diye kızdı öğretmen. “Nasıl ne anlattım öğretmenim? Bakınsana, ağlıyor, ardından dalga geçiyorlar.”

“Bu çocuk sen misin yoksa?” diye sırıttı Emekli Öğretmen.

Selçuk hafiften kızardı.

“Sizden de hiçbir şey kaçmaz öğretmenim. Hemen anladınız. Evet öğretmenim. O benim. İçimde kalmış. O gün bankta otururken yalnız olduğumu hissetmiştim. Ağlamaktan korktum. Ağladım ama sesimi duymadılar. Gözyaşlarıma dokunmadılar. (5) Ağlamak güçsüzlük belirtisidir öğretmenim. Herkes gelip bana öğüt verdi. Bir şeyler anlattılar. ‘Alışırsın, geçer’ dediler. Hepsi bana bir yol gösterdi. Hepsi gidilecek yolun şeklini ve nelerle karışılacağımı anlattı. Kimsede yanımda olmadı öğretmenim. Ben rehber değil yoldaş istedim öğretmenim. Yanımda yürüyecek benimle ağlayacak ve nereye gittiğimizi bilmeden yanımda olacak bir yoldaş. Bulamadım öğretmenim, zamanla bende onlar gibi oldum. Güldüm, sinirimden güldüm öğretmenim. İçimden ağladım. Herkes gibi olmaya başladım. İnsanın bir yere kabul edilmesi için kendisi gibi olmaması gerekiyormuş, herkes gibi olması lazımmış. Herkesi taklit ettim. Lise öğrencilerinden küfürü, şımarık kızdan haysiyetsizliği, diğerlerinden kötülüğü öğrendim. Sonunda kimse oldum. Hiçbir şey oldum öğretmenim. Sahi kimim ben öğretmenim.”

Selçuk ayağa kalktı. Odada dolandı. Geçmişini hatırlamıştı. Kim olduğunu düşündü. Daha doğrusu ne? İnsanlar ona hep bu gözle bakmıştı. Kaleci Selçuk, Bilgisayardan anlayan Selçuk, Suskun Selçuk, Yazılımcı Selçuk, Özgüvensiz Selçuk vs. Selçuk asla Selçuk olamadı. Hep bir sıfat aldı. Onu kimse Selçuk olduğu için sevmedi. Selçuk’ta bir şey oldu. İnsanların sevdiği şeyler oldu.

Ahmet öğretmen hüzünle eski öğrencisine baktı. Onun bu durumuna çok üzülüyordu. Bir şeyler söylemek. Öğüt vermek gerektiğini biliyordu. Ama bunca laftan sonra bir şeyler söylemek çok zordu. Kelimeler diye düşündü. Kelimeler bazı istediğim anlamlara gelmiyor. (4) Konuşmak yersizdi. Söyleyeceği kelimeler anlaşılmayacak. İstediğini söylemeyecekti. Gene de söyledi.



“Oğlum, insanlar değişirler. Onlara kızma bu kadar. Affet. Affetmek yüceliktir. Onları daha iyi yapacak olan da sensin. Çalış, soruları çöz. Yüksek mevkilere gel o zaman dinlerler seni. Haydi, haydi soruyu cevapla.”

“Peki, öğretmenim peki”, diye sakinledi Selçuk. Sorunun şıklarını tekrar okudu.

“A ile B arasında kaldım öğretmenim hangisi doğru acaba?”, diye düşündü Selçuk.

“Hadi oğlum kendini ver.” “Veriyorum öğretmenim, veriyorum. İki şık birbirine çok benziyor. Birini seçsem diğeri küser mi acaba ha-ha? Lisedeki hayatımda böyleydi öğretmenim doğru ve yanlış arasında çizgi bu iki şık kadar belirsizdi. Yaptıklarımdan sorumlu muyum öğretmenim. Bunca belirsizlik arasında doğruyu seçemezsem ne olacak?”

Öğretmen gerçekten sinirlenmişti.

“Sorular Selçuk Sorular! Lütfen onlara dön. Bırak bu düşünceleri.”

Selçuk soruya tekrardan baktı. Okudu. Düşündü. Aniden bağırdı.

“Buldum öğretmenim buldum. Doğru yok öğretmenim hepsi yanlış. Tüm şıklar yanlış öğretmenim. İşte bu yüzden doğruyu bulamadım. İnancım vardı öğretmenim. Belki dedim bir yerlerde güzel insanlar umutlar vardır dedim. Bulamadım öğretmenim. Bu sınavda doğru şık yok öğretmenim. Doğruyu bulamadım çünkü hepsi yanlış. İnsan ölmek için yaşar mı öğretmenim? Ben yaşadım. Şimdi ise insanlara e yapabileceğim en faydalı işi yapıyorum. İpi görüyorum öğretmenim. İşte orda. Bu sefer kaldıracaklar mı dersin? Göğüsleyebilecek miyim? Ha-ha. Gidiyorum öğretmenim. Başaracağım.”

Selçuk aniden balkon kapısına koşmaya başladı. Hızlıca gidip aşağı atladı. Öğretmen ona engel olamadı. Cenazesi ertesi gün öğle namazıyla kaldırdı. Cenazesine sadece emekli öğretmen katıldı.

---SON----


Pasajların kitaptaki gerçek halleri

(1)-

(2) “Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”​


(3)

(4) Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

(5)

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
 
Son düzenleme:

Black Rose

Üst Düzey Moderatör
Üst Düzey Moderatör
Katılım
5 Kas 2020
Mesajlar
764
Tepki puanı
2,040
Puanları
160
Şimdi tam anlamadığım kitaptan esinlenmiş yazılmış bir hikaye mi bu (sen mi yazdın ) ?
 

Defkhan5960

Raskolnikov
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
650
Tepki puanı
1,576
Puanları
160
Konum
Türkiye
Web Sitesi
1000kitap.com
Kitaptan esinlendim ama olaylar bana ait. Ben yazdım yani. Kitapla bazı alıntılar ve durumlar benzer . Mesela kitapta albay, bende öğretmen. Kitaptan alıntılari biraz değiştirip kullandım. Normalde kitap incelemesi yapacaktım. Ama kitabi incelemek benim için çok zor. Oğuz Atay türk edebiyatıni bu arsa çıkarmış. Bende böyle yapmak istedim. Hem okuyanlar kitap hakkında bir fikir edinsinler. Hem de ben kendi hayatımdan bir pasaj vereyim istedim.
 
shape1
shape2
shape3
shape4
shape5
shape6
Üst