Son Paylaşımlar

Sitemize Hoşgeldiniz NeverFap Türkiye

Bize katılmak için kayıt olabilir veya giriş yapabilirsiniz.

Forum Rehberi >>>

Neverfap Türkiye Forum kurallarını öğrenmeniz ceza almanızı engeller. Kurallarımızı okuyunuz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Yönetimle İletişime Geç >>>

Sitemizi kullanırken yaşadığınız sorun ve önerilerinizi yöneticiler ile paylaşabilirsiniz. Sağdaki simgeye tıklayarak gidebilirsiniz.

Rodion Romanoviç | Günlük

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
😑


Satranç Müsabakası:

Erken saatlerdi, yolumun bu tarafa düşmesinin elbet bir sebebi olacaktı. Ortamda düşündüğümdan daha fazla bir soğukluk olduğunu hissettim. Hayır, insanların soğukluğundan bahsetmiyorum. Hava yeterince soğuktu. Kendime geldim.

- Pardon, turnuva burada mı?
+ Evet, kaydınızı yaptırabilirsiniz.

Evet, kayıt... Hemen masaya yöneliyorum. "Mösyö, adımı kontrol eder misiniz lütfen?" Türk aksanım beni ele veriyor. Ağzına tıkıştırdığı yemekten kurtulan kızcağız hızlıca cevap vermeye çalışırken boğulacak gibi oluyor. "İsminiz neydi, Sir?". Ne de küstah bir kız. Kralını tanımıyor. Kibarliğindan ödün vermiyor. Napolyon diyorum. Kız şaşırıyor, "Siz Dostoyevski romanında birilerini öldürünce kahraman olan Napolyon musunuz?". Sinirleniyorum. Evet oyum ne olmuş yani? Hayal dünyamdan sıyrılmak kolay oluyor. Kız ağzındaki yemeği yutup, adımı kontrol ediyor. İki isimli insanların zorlukları da buradadır. Hangisinin nerede kullandığınız belli olmaz."Adım ne demiştiniz?", "Özkan"! Listede bulamıyordu, sonrasında Hakan adında kayıt ettirdiğimiz hatırlayıp düzelttirdim. Hızlıca kenardaki masalardan birine geçtim. İnsanlar ne kadar da naifti. Herkeste bir heyecan ve önemli bir iş yapıyormuş gibi görünmenin heyecanı vardı. Ya gerçekten önemli iş yapıyorlarsa Monte Kristo? Hayır, Ramiz dayı. Öyle bir şey olsa bilirdim. Hapishaneden beni sen kaçırmadın mı? Elbet, yeğen elbet... Toparlanalım. Daha fazla veriye ihtiyacımız var. Yüz diyorum... Acaba çok fazla bilgi verir mi insan ruhu hakkında? yok yok.. Birazcık verir ama ondan sonra hemen aldatma haline geçebilir. Çok aldatıcı çok... Yüzden sıyrılalım, ya gülüşler, ya kahkahalar. Sahteler efendim. İnsanlar gülmesini bile bilmiyor. Ama siz gülmessiniz ki kontum? Otur yerine Sebastian! Bir daha sözümü kesme!

Gece 3.37... Uyku hali.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Geceyi bu kadar güzel yapan nedir? Gökyüzündeki karanlık mı? Sessizlik mi? Yoksa gecenin içinde var olmaya çalışan birkaç insanla birlikte olan hissiyatı mı? Yok aslında gece o kadar da güzel değil. Sabahı bu kadar güzel yapan nedir? Güneşin ufuktan çıkmaya çalışması mı? Gene sessizlik mi? Yoksa yaşam gibi, hayat gibi yeni bir başlangıcı simgelesi mi? Yok sabahta o kadar güzel değil. Peki öğle vaktini bu kadar güzel yapan nedir? Hareketliliğimi, devam eden seyrin en optimum noktası olması mı? Gürültü mü? Yok aslında oda güzel değil. Peki bunlar güzel değilse, güzel olan nedir? Hissettiğğimiz bu duyguların bir anlamı olsa gerek?

- Merhabalar efendim, geç mi yatarsınız?
+ Evet, o gecenin uğultusu beni dinç tutuyor. Daha iyi odaklanabiliyorum.

- Ben Oxfor'da iken, gece 3-4 sularında uyurdum çocuklar. Herkes yatardı ama ben çalışırdım.
+ Şey... Hocam neden erken kalkmıyordunuz?

Aslında şöyle bakınca ne gece, ne de gündüzün insan üzerinde bıraktığı etkinin insandan bağımsız olduğu söylenemez. Bazen kalabalığın arasında insan boşluğa dalar. Herkes bir anlığına yok olur. Bu hissi yaşayanlar beni anlayacaktır. Arkanızdan, önünüzden geçen insanlar anlamını yitirir. Birini çarpsanız kendinizi kontrol edemeyecek hale gelirsiniz. O an öylecek donakalırsınız, bacaklarınız arka beynin emriyle ileri doğru adımlarına devam etmektedir ama zihniniz... O an bambaşka bir yerdedir. O an yıldızları, geleceği, geçmişi, bir kızı, arkadaşını, empatiyi, varlığı ve daha nice kavramı düşünüyordur. Keşke bunları gece yapıp işin içinden sıyrılsaydık. Gerçi hakkını yemeyelim, beynimiz birçoğunu uykuda bizim için ayıklıyor ama bazı konular var ki beyin ne olduğuna karar veremiyor. Tutalım belki lazım olur klasörünü atıyor ve işte arka beynin ayaklara hükmettiği o an klasörden çıkan dosya beyni bir an durduruyor. Sahi bu nedir? Yıllar önce lise arkadaşın sana güncel bir hayat dersi bile verebiliyor. Bir asker hikayesinden empatinin önemini anlayabiliyorsun. Ne kadar kibirli olduğunu bir hırsızdan öğrenebiliyorsun? İşte o an sokağın ortasında dona kalıyorsun. Çok yazık, diyorsun. Bunu şu an fark etmem benim için çok yazık oldu. Oysa yıllar önce bunu öğrenebilecek bir olay yaşamıştım. Fakat ancak şimdi tetiklenen ufak olayın yıllar önceki büyük olayı ayağa kaldırmasıyla bilgi pekişiyor. Ne kadar da üzücü değil mi arkadaşlar? Her an yaşadığımız an farkındalığımızın ne kadar az olduğunu şaşırmayalım mı? Bugün ne yedik, ne yaptık, dünden farkımız neydi diye sorsak hepimiz bir sendeleyeceğiz? O halde 16 saatlik bir zaman diliminde gördüğümüz ve deneyimlediğimiz onca şeyin gerçekten bir anlamı yok mu?

Tamam fazla abartmayalım. Bunu seçebiliriz gibi, ne dersiniz? Şöyle yapalım... Bilincimizi kuvvetlendirelim ve farkındalığımızı geliştirelim. Ne demek istiyoruz? Sürekli öğrenme halinde olmayı kast ediyoruz yani artık bir şey yapmasakta yeni şeylere odaklanabilelim istiyoruz. Fakat böylece bilgilerin kök salması sorun olmaz mı? Yok, olmaz. Bilgiler birbirine bağlandıkça geliştiği için ne kadar yeni bilgi geçmişte yaşanan deneyime bağlılık yapacağını belirliyor.

Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Farkında olduğunda her şey farklı oluyor. Öğrenmek veya bilmekten veya verimlilikten ziyade anlık olarak ne yaptığının farkında olmak her şeyi değiştiriyor. Futbol oynadığının farkında olursan yıllar önce öğrendiğin ve fark etmediğin bir bilgin tetiklenebiliyor. Ya da kitap okurken aynı şey olabiliyor. Fakat bu bizi yormayacak mı? Her an fark etmek. Evet yoracak. Açıkcası bende bilmiyorum her an nasıl uyanık ve atik olunacağını ama şunu biliyorum ki git gide daha kolay ve keyifli hale gelecek. Her an bir öğrenme deneyimi şelalesine dönüşebilecek. En boş aktivite bile farkındalık sayesinde başka şeylere sebep olabilecek. En sıkılgan anında , bu duyguyu fark etmek sana kendini tanıma özgürlüğü sunacak. Bir insana bahşedilecek bundan daha büyük bir nimet var mıdır bilmiyorum. Fark etmek.. Hepsi bu!
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Eline kağıt kalem alacak oldu, belki bir şeyler yazardı da düşündükleri kağıt üzerinde anlam ifade ederdi. Kalemi ağzına sokup çıkarıyor ama bir türlü düşündüğü kelimeler dökülmüyordu kağıda. Önce bir takım düşüncelerin toparlanması gerekiyordu. Dağınık düşüncelerden birkaçı diğerlerine karşı büyük bir operasyon hazırlandığındaydılar. Bu sabaha karşı bir şafak baskını ile komutayı ele geçirmeye çalışacaklardı. Kalemi ısırmaya devam ediyorduk, hala tam olarka ne yazacacağımıza karar vermemiştik. Hmm, doğru ya ilk olarak giriş ve gelişme yazılır ama neyin giriş ve gelişmesi. O sırada hızlı ve ani bir baskınla bütün komutayı kötü düşünceler ele geçirmişti. Üstüne derin bir üzüntü çöktü. Ağlayacak gibi oldu. Anlamsız ve nedensizdi. Varlığı tam anlamıyla bulunduğu noktada çöküntüye uğruyordu. Yorumlamaları artık bardağın boş tarafına denk geliyordu. "Bak ağaçlar" diyordu arkadaşı "ne kadar güzeller değil mi?". Şöyle bir bakıyordu komuta derhal müdahale ediyordu, tam tersi sonbaharın rüzgarını yüzüne buram buram vuruyordu. "Baksana" diyordu, "ölüyorsun". Ağaç güzel gelmiyordu artık.

----------------------------------------------------------------

Uzatmaya mahal yok. Ne yazsakta hikaye gene aynı yere bağlanacak. Ana karakterimizin buhranı bir netice bulamayacak. Ertesi gün işittiği güzel bir cümleyle yeniden hayata bağlanacak, bu buhranı ise büyük bir hayretle hatırlayacak. O gün bana ne olmuştuda bu kadar salakmışım diyecek kendi kendine. Fakat bunu bile bile yanlışlıklarına devam edecek. İleride yapmadığı kötülüklerin ona ne kadar da yapılmaması kolay şeyler olduğunu fark ettiren ortamlar yüzünden geçmişine gülerek belkide nefret ederek bakacak. Yollar, yolları getirir diyecek bazıları. Oda onlara hak verecek ne de olsa. Ana karakterimiz bir noktada düştüğü bu acı verici buhranın içinden sıyrılacak ve yaşamın sonucuna ulaşmaktan çok anda yaşamaktan ibaret olduğunu anlayacak belki de tam bu olduğunda ölecek. Mutlu ve huzurlu bir ölüm olurdu ama dilerim karakterimiz bunu çok daha öncesinde fark etsin. Her anında düşünmenin ve yaşamanın diğerlerinden farklı yapabildiği tek şey olduğunu fark etsin. Fakat ne olacağını garanti edebiliyoruz nede huzurlu ve mutlu bir senaryo kurabiliyoruz. Pekala, o zaman ana karakterimiz için bizi nasıl bir yol ayrımı bekliyor? Bir kıza aşık mı oluyor? Hayır, çok klişe! Bir tarikat üyesi olup , elini eteğini dünyadan mı çekiyor? Hayır, fazla korkakça. Bir düşünce etrafında hayatını feda mı ediyor? Evet, bunu yapmak istiyor ama o gücü kendinde bulmuyor. Kibir kokuyordu albayım. Bak, ne güzel de lafmış. Kibir öyle bir şey ki soyutluk denizinin hemen ötesinde leş gibi kokuyor. O kokuyu derin bir koku olarak alabilirsiniz. İsterseniz test edin. Girin makaleler bakın. Kibir kokar tabii ki! KİBİR!
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
30.11.2025:


Birkaç yüz gördü, fakat yere bakmayı tercih ediyordu. Rüzgar suratına suratına vuruyordu. Acı çektiğiini hissetti. Hava olabildiğince soğuktu. Daha öncesinde böyle bir soğuk olduğunu hatırlamadı. Atkı almalıydı. Bir bere alsaydı kafasıda üşümezdi. Şimdi her adım bir çeşit mücadeleye dönüşmüştü. Kuş sesleri duyuyordu, kafasını yerden yukarıya doğru kaldırdı. Etrafta birkaç kadın ve sessizlik hakimdi. Kuşlar bozduktan sonra gökyüzüne bakmak zorunda kaldı. Güneş bugünde yapılacaklar listesini tamamlamış ve bizi terk ediyordu. Bulutları kıpkızıl yapmıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel bir görüntü olduğunu düşündü. Bir an patikanın orta yerinde öylece durdu, dışarıdan çok absürt göründüğünü fark etti hemen. Ağlayacak gibi oldu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Mahvettim diye düşündü. Bütün hayatımı mahvettim. "Büyük ve küçük şeyleri düşünürken...", dedi kendi kendine. "Hiçbir şey yapamadım." O an orada ölmek istediğini şuan bile net hatırlıyordu. Geri dönüşü olmayan bir yerde olduğunu hissettiğini buram buram hissetmişti. Güneşe yeterince bakmamıştı. Bulutların ne kadar beyaz olduğunu ve güneş kendisine vurduğunda gökyüzünün ne kadar kırmızı olduğunu görmemişti. İhanet gibi bir şeydi bu.

Felsefesi neydi? Gerçi öyle mi diyorlardı, emin olamadı. İnsanın doğru ile yanlışı ayırmasını ve hayatının geri kalanını devam ettirmesi için bir takım düşünceleri kabul etmesi gerekiyordu. Bizler iyimserlik yolundan devam edelim. Kafa gökyüzünden düşsün. Geçmiş geçmişte kalsın, gelecek ise henüz belli olmasın. Kendi kendine söylenmeye başladı: "Böyle devam etmeyecek". Sesinin biraz fazla çıktığını fark bile etmiyordu. Etrafında kimse olmadığından ki olsa bile kendi kendine konuşan birini ciddiye almayacağını düşündüğünden, çok rahattı. Umursamak hissini kaybedeli çok olmuştu. Pardonlar, özür dilerimler etrafta dolanıyordu işte öylece. "Pardon, geçebilir miyim?", "Özür dilerim, fark etmedim." Anlamları eskisi kadar yoğun değildi bu kelimelerin. Pardon Fransızlardan gelen bir kelime idi zaten. Özür dilerim ise eskiden daha ciddi bir müesseseydi. Eskiden kelimelerin anlam ifade ettiğini düşündü. Bir insanın kelimesi, eylemlerine yönelik bir ipucu verirdi. Şimdi ise özür dilerim kelimesinin altında bir oyun olup olmadığını anlamıyordu. Sizinde aklınıza gelen oyun türü onunda aklına geldi: bu oyunda yapılması beklenen hareketleri yaptığınızda kazanamıyordunuz. Oyun başladığında ters yönde gittiğinizde oyunun sonunu görüyordunuz. Ya da düşmanı farklı teknikler ile yenmeniz gerekiyordu. Fizik ve ahlak bu oyunlarda farklı çalışırdı. Tasarımcı sizi kandırmak için elinden geleni yapardı. Sizde artık normal değil de farklı davranmak zorunda kalırdınız. Gerçeklik diiye bir şey yoktu. Bazı sınırlar vardı o kadar.

Araba sesleri çoğalmıştı. Kulaklığının gürültüyü azaltma modunu açtı. Bisikleti yolundan yürüyordu. Düşünmeyi bıraktı. Müzik açtı!

Yarın yeni yıl, yeni umutlar diyecek oldu. 19 günlük bir umut işte.
 

Black Rose

Admin
Forum Yöneticisi
Katılım
5 Kas 2020
Mesajlar
1,228
Tepki puanı
3,285
Puanları
180
30.11.2025:


Birkaç yüz gördü, fakat yere bakmayı tercih ediyordu. Rüzgar suratına suratına vuruyordu. Acı çektiğiini hissetti. Hava olabildiğince soğuktu. Daha öncesinde böyle bir soğuk olduğunu hatırlamadı. Atkı almalıydı. Bir bere alsaydı kafasıda üşümezdi. Şimdi her adım bir çeşit mücadeleye dönüşmüştü. Kuş sesleri duyuyordu, kafasını yerden yukarıya doğru kaldırdı. Etrafta birkaç kadın ve sessizlik hakimdi. Kuşlar bozduktan sonra gökyüzüne bakmak zorunda kaldı. Güneş bugünde yapılacaklar listesini tamamlamış ve bizi terk ediyordu. Bulutları kıpkızıl yapmıştı. Gerçek olamayacak kadar güzel bir görüntü olduğunu düşündü. Bir an patikanın orta yerinde öylece durdu, dışarıdan çok absürt göründüğünü fark etti hemen. Ağlayacak gibi oldu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Mahvettim diye düşündü. Bütün hayatımı mahvettim. "Büyük ve küçük şeyleri düşünürken...", dedi kendi kendine. "Hiçbir şey yapamadım." O an orada ölmek istediğini şuan bile net hatırlıyordu. Geri dönüşü olmayan bir yerde olduğunu hissettiğini buram buram hissetmişti. Güneşe yeterince bakmamıştı. Bulutların ne kadar beyaz olduğunu ve güneş kendisine vurduğunda gökyüzünün ne kadar kırmızı olduğunu görmemişti. İhanet gibi bir şeydi bu.

Felsefesi neydi? Gerçi öyle mi diyorlardı, emin olamadı. İnsanın doğru ile yanlışı ayırmasını ve hayatının geri kalanını devam ettirmesi için bir takım düşünceleri kabul etmesi gerekiyordu. Bizler iyimserlik yolundan devam edelim. Kafa gökyüzünden düşsün. Geçmiş geçmişte kalsın, gelecek ise henüz belli olmasın. Kendi kendine söylenmeye başladı: "Böyle devam etmeyecek". Sesinin biraz fazla çıktığını fark bile etmiyordu. Etrafında kimse olmadığından ki olsa bile kendi kendine konuşan birini ciddiye almayacağını düşündüğünden, çok rahattı. Umursamak hissini kaybedeli çok olmuştu. Pardonlar, özür dilerimler etrafta dolanıyordu işte öylece. "Pardon, geçebilir miyim?", "Özür dilerim, fark etmedim." Anlamları eskisi kadar yoğun değildi bu kelimelerin. Pardon Fransızlardan gelen bir kelime idi zaten. Özür dilerim ise eskiden daha ciddi bir müesseseydi. Eskiden kelimelerin anlam ifade ettiğini düşündü. Bir insanın kelimesi, eylemlerine yönelik bir ipucu verirdi. Şimdi ise özür dilerim kelimesinin altında bir oyun olup olmadığını anlamıyordu. Sizinde aklınıza gelen oyun türü onunda aklına geldi: bu oyunda yapılması beklenen hareketleri yaptığınızda kazanamıyordunuz. Oyun başladığında ters yönde gittiğinizde oyunun sonunu görüyordunuz. Ya da düşmanı farklı teknikler ile yenmeniz gerekiyordu. Fizik ve ahlak bu oyunlarda farklı çalışırdı. Tasarımcı sizi kandırmak için elinden geleni yapardı. Sizde artık normal değil de farklı davranmak zorunda kalırdınız. Gerçeklik diiye bir şey yoktu. Bazı sınırlar vardı o kadar.

Araba sesleri çoğalmıştı. Kulaklığının gürültüyü azaltma modunu açtı. Bisikleti yolundan yürüyordu. Düşünmeyi bıraktı. Müzik açtı!

Yarın yeni yıl, yeni umutlar diyecek oldu. 19 günlük bir umut işte.
Kitap yaz da okuyalim be adam !
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Mini bir hikaye yazılabilir. Fakat karakterler, mekanlar, olaylar, akış derken her şey çorba olur. Ben yazdıklarımı tamamen rastgele ve özenmeden yazıyorum. Mükemmellik aramadığımdan çok rahatım. Fakat hikaye yazsaydım burada bir kurgu gerekeceğinden mükemmellik arardım. Buda doğallığa zarar getirirdi. Gene de basit bir hikaye yazılabilir. Belki yazılar bir hikaye formatında üst üste devam eder. Gazetelerde çıkan eski yazılar gibi olur.
 

Black Rose

Admin
Forum Yöneticisi
Katılım
5 Kas 2020
Mesajlar
1,228
Tepki puanı
3,285
Puanları
180
Mini bir hikaye yazılabilir. Fakat karakterler, mekanlar, olaylar, akış derken her şey çorba olur. Ben yazdıklarımı tamamen rastgele ve özenmeden yazıyorum. Mükemmellik aramadığımdan çok rahatım. Fakat hikaye yazsaydım burada bir kurgu gerekeceğinden mükemmellik arardım. Buda doğallığa zarar getirirdi. Gene de basit bir hikaye yazılabilir. Belki yazılar bir hikaye formatında üst üste devam eder. Gazetelerde çıkan eski yazılar gibi olur.
Keyfin nasil isterse hocam, burdan bağımsız ciddi düşünebilirsin yani. Mükemmel olmak zorunda değil doğal,samimi yazılar yazan yazarlar da var. Denemeler gibi.

Formatına devam o halde 👍🏻
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Solan Güller:

Bunu beklemiyordu. O günün diğerlerinden farklı olacağını yönelik hiçbir ibare yoktu. Uyandığında sanki yeni uykuya dalıyormuş gibi hissetti. Bunu kabullenemiyordu. Neredeydi rüyasında? Tam hatırlamıyordu. Ama mutluluğu suratında hala hissettiğinden güzel bir anı diye düşündü. En derinliklerde bir yerde biliyordu ki kalkınca yaşadığı o hüsran rüyanın güzelliğini gösteriyordu. Bir iki dakika tavana baktı. Üzerinde bir mayışmışlık vardı ama beyni artık son demlerini yaşıyor olsa gerek, onu ayaklandırmak istiyordu. Beklenmeyen bir şey yaşayacaktı karakterimiz. Kafasını kaldırdı, pencerenin kenarında olduğundan camı genelde hafif açık bırakıyor ve yorganın altına iyice giriyordu. Sadece nefes alabilecek şekilde kafasını dışarıda tutuyordu. Ayaklarını sıkı sıkıya peteklere koyuyor, bir müddet sıcaklığı hissedince geri çekiyordu. O gün diğerlerinden pekte farklı olmasa da karakterimi dışarı bakınca büyülendi. Yapılan araştırmalara göre birbirinden tamamen farklı olan taneler gökyüzünden yeryüzüne teşrif ediyordu. Camı biraz daha araladı. Rüzgar yüzüne bir tokat attı. Kar taneleri koca koca düşüyordu. Dün böyle bir şey olabileceğini söyleseler inanmazdı. Gündelik yaşamında ne kadar da inanamayacağı şeyler olduğunu düşündü. Dışarı çıkıp kardan adam mı yapsaydı? Yok yok eskimolar gibi bir iglo yapalım? Ya da basitçe kar topu yapıp çöp kutusuna atmaya çalışalım. Henüz uyanmış hissetmiyordu. Rüzgarın tokatını suratında hissetti. Artık dayanma sınırını aşmış ve camı kapatmak üzere hareketlenmişti. Güzelliği artık sessizce izlemek zorundaydı. Sesin görüntüye kattığı o narin etki artık kayboldu. Gene de kar tek başına da doğanın güzelliğini yansıtmaya kadirdi. Öylece izlemeye devam etmeyi dilerdi ama gün başlamıştı. Banyoya doğru yöneldi. Rutinin tamamlayacaktı.

Güzel bir şey olmayagörsün, hemen deneyimlemek isterdi. Bu seferde farklı bir şey olmadı. Karı yüzünde hissetmek ve farklılığın tadına varmak istiyordu. Öncelikle terasta biriken karların olduğu yığına gitti. Oda ne? Kimse henüz terasa çıkmamıştı ve derin bir kar yığını vardı. Gülümsedi. Eline eldiveni takdığı gibi dışarı fırladı. Bir bardak çay ve gökyüzünden süzülen karlar eşiliğinde karları olabildiğince eziyordu. Ayakkabası kar için uygun değildi. Buldukları boşluklardan içeri damlayan özgün karlarımız içeride maddenin diğer haline bürünüyor ve karakterimizin sınırlarını zorlamaya devam ediyordu. Henüz yeterince ıslanmamıştı çorapları ama gittikçe kötüye gidiyordu. Artık bastığı yerleri tekrarlamaya başladı. Üşümeye başlamıştı. Hmm.. Bu kadar mı yeter miydi? Yeterince farklı olmuştu. Kendinden emin şekilde gökyüzüne baktı. Bembeyazdı! Güzelliği tatmıştı, şimdilik olağan hayatına devam edebilirdi.


2 gün sonra tekrardan lapa lapa olmayan bir kar yağmaya başladı. Bu yeri biraz daha doldurmuş ama öncesi karın etkisiyle oluşan buzlanma kaza ve vatandaşların birbirine gülmelerine neden olan düşüşlere sebep olmaya başlamıştı. Karakterimizin botu yoktu ama hem rüzgardan öcünü almak, hem de kafeye gitmek üzere yola çıkmıştı. Düşünmeye başladı. İlkbahar, yaz, sonbahar,kış... Tüm mevsimler kendine has güzellikleri ile geliyordu. Kendilerinin meydana getirdiği güzellikleri diğeri yok ediyordu. Yolda birkaç kere düşecek oldu ama dikkatli olduğundan sorun yaşamadı. Tiyatro salonunun önüne gelmişi. Genellikle önüne bakmayı tercih ediyordu ama o an soluna baktı. Şok olmuş hissetti. Güller ölmüştü. Buradan daha öncesinde de geçtiğini ve ne kadar güzel durduklarını hatırladı. Kış güllere acımamış ve onları mahvetmişti. Yoluna devam etti. Mevsim diye düşündü, hiç kimseye acımıyor. Güle bile!
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Su Damlası



Gece 2'ye geliyordu, kendini ancak yatmaya hazır hissetti. Çoraplarını çıkardı, üstündekileri bir kenara bırakıp lavobaya doğru yöneldi. Bugünün noktalayacaktı. Gerçi artık yarın olmuştu ama onun için gün kavramı böyle değildi. Elini yıkayıp yatağına doğru yöneldi. Hiç yatacak gibi hissetmiyordu. Yastığının bir bu tarafını bir o tarafını çevirip çevirip durdu. Gözleri bir şeyleri görmeyi bekleyen kurtlar gibi kitleniyordu. Etrafta tehlike sezmiyordu. Hiçbir şey yoktu.

Şıp, Şıp

Su damlasının sesini ancak fark edebildi. Gözlerinin ihanetine kulaklarda katıldı ve onlarda büyük oyuna dahil oldular. Bir kere fark etmeye dursun insan en ufak ayrıntıyı, artık kafasından onu çıkarmasına imkan yoktu. Damlalar kafasına kafasına vuruyordu sanki. Dalıp gidiyordu. Hangi filmdi o? Triangle diyecek oldu. Ne güzel filmdi ya. İnsanın ölümü kabullenemeyişini anlatan muhteşem bir başyapıt diye düşündü. Düşünceler sonrasında kendi üzerine yoğunlaştı. Kendisini asla dışarıdan görmediği için kendiyle alakalı düşüncelerini fark etmezdi. Ansızın gelen düşüncelerle fark edecek olsa da bunların anlamsız olduğuna karar verip üzerine yoğunlaşmazdı.

Devamı gelebilirdi ama ben kaldıramazdım. Elbet gelecektir.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
İnsanlık kollarımda can verdi.

İnsanlık öldü! Bugünün acı haberi hepimizin yüreğini derinden burkan şekilde ana haber bültenlerine düştü. İnsanlık can verdi. Gece geç saatlerde yoğun bakıma alınan insanlık yapılan tüm müdahelelere rağmen kurtarılamadı. En yakın dostları bu habere inanmak istemediler. Hastane üzerinde sevenlerinden oluşan bir kuyruk oluştu. O an haberlerde insanlığı aslında ne kadar da kişinin sevdiği ortaya çıktı. Haber muhabirleri kendine yer bulamadı.

Hayata çok geç atılmıştı insanlık. Günümüz dünyasında kendine bir yer bulmakta zorlanmıştı. Her gittiği kapı yüzüne bir bir kapanmış o ise doğru olanı yapmaktan geri durmamıştı. Arayışına devam etmiş ve düzgünce davranmanın bir gün kendisine yarayacağını düşünmüştü. Gündelik hayatında şaşkınlık derecede garip bir şey yoktu. Rutin bir hayat yaşıyordu. Sabahları erkenden kalkar kahvaltısını yapar ve kitap okumaya koyulurdu. Ha unutmadan , insanlık için gün doğumunu izlemek vazgeçilmezdi. Ruhunda kendisinden bir şeylerin orada koptuğuna inanırdı. Bir anlık ölürmüş gibi olur hemen kendine gelirdi. Bu her günün sabahında mutlaka uğradığı bir andı. Ardından yürüyüşünü yapar ve kitap okurdu. Günün büyük bir kısmını kitap okuyarak geçirirdi. Okula gider ve derslere katılım sağlardı. Fazla arkadaşı yoktu ama Vicdan adında bir kıza aşıktı. Bu aşkını asla ifade edemedi. Bunu ifade etmenin kendisinde bir şeyler eksik iken yapılmasını doğru bulamadı. Ne yazık ki ölümünden önce bu arzusuna ulaşamadı. Vicdan onun ölümünden 1 sene evvel ölmüştü. Onun da sevenleri vardı ama insanlığın cenazesi kadar yoğun olmamıştı.

Bazı haber başlıklarında insanlığın üniversite yıllarında yorulduğu vurgulanıyordu. En büyük darbeleri burada yediği ve kendinden bir şeyleri burada kaybettiği söyleniyordu. Heyecanı ilk yıllarda geçirmiş ve Vicdan ile aynı şehirde olmanın verdiği huzurla burayı kendince bir sevgi yuvası yapmıştı. İyilik , güzellik ve alçak gönüllülük ile çözülemeyecek şeyler yoktu. İnsanlık ilk dersinde huzursuzlandı. Üniversite hocaları beklediğinden daha garipti. Hepsinin kendince bir havası ve daha önemli işleri varmış gibi görünüyordıu. İnsanlık kendilerine nasıl toz koyduramadıklarını anlamıyordu. Hepsinin ortak noktada buluştuğu ve geçmiş ve geleceğin ortasına bir emek koymaya çalıştıklarını unutuyorlar gibiydi. İnsanlık bunları şartlara yordu. Bazen baş düşmanı Hayat herkese adil davranmıyordu. Onları kötülemek istemedi. Böyle olmak zorunda olduklarını düşündü. Onlara karşı ılıman ve bir o kadar da şefkatli yaklaşmaya çalıştı. Fakat ne olduysa bir gün tetiklendi.

İnsanlığı öldüren asıl olayın tek günde gerçekleştiği söyleniyor. Aslında gariptir ki bazıları buna cinayet demeyi tercih ettiler. 21 haberlerinde konuşan Prof.Dr. Ahmet Çetinbaş şöyle söyledi: "İnsanlık çok zeki bir öğrenciydi, kendisini birinci sınıftan tanırım. İradesi ve kibarlığı ile herkesten öndeydi böyle bir şeyi yaptığını düşünmek imkansız". Profesörün söylemleri ölümün cinayet olabileceği iddialarını kuvvetlendirdi. Polis aramalarına devam ediyor etse bile hikayenin temel kurgusunun üniversite yıllarının sonrasına dayandığı söyleniyor. İnsanlık, üniversite yıllarında kendince çalışmış ama o verimi alamamıştı, kazanmak için kendinden ödün verip Hayat ile birlikte eğrilip bükülmesi gerektiğini öğrenmişti. İnsanlık bunu kendine yediremiyordu. Karakterinden ödün vermesi gerektiği ve robot gibi insanların birbirine benzemesi gerektiğini anlamıyordu. Herkesin ortak özelliği olabilirdi ama insanların birbirini anlamadan hakaretler etmesini , empati yoksunluğunu ve saygısızlığı kabul edemedi. Hayatının ve prensiplerinin gereği buydu. İnsanlık için sadece bir ders kalmıştı. Artık kendince bir yol tutmak ve yalnızlık dehlizlerinde dahi olsa bir güzergah bulmak istiyordu. Yorgun hissediyordu. Üniversite yıllarında olmadığı kişiliklere bürünmek zorunda kalmış ve yeri geldiğinde bazı ödünler vermişti. İnsanlık ne yazık ki kazanmak için ödünlerin şart olduğunu zor öğrendi. Öğrense dahi bunları uygulamada eksik kaldı. Bu yüzden üniversite yıllarını kendince düşündüğü kadar verimli geçiremedi. O günün diğerlerinden tek farkı insanlığın mezun olacağı gün olmasıydı. Sunumunu yapacak ve artık ödün vermeden yaşayacaktı. En azından kendi gibi , insan olarak yaşayabilecekti. İnsanlık odaya girdiğinde belgeleri tamdı. Sadece sunumunu yapıp çıkacaktı. Uzun bir yoldan gelmiş ve yorgun hissediyordu. Karşısında iki tanımadığı öğretmen vardı. Koridorda Hayat'ı görmüş ve geçtiğini öğrenmişti. Sunumuna başlayacağı sırada defterde bir yanlışlık olduğunu hatırladı. Düzeltebilirdi ama hocanın kendisiyle alay ettiğini fark etti. İnsanlık için sınırlar zorlanmış ve bu kadar alayın nasıl normalleştiği belirsizleşmişti. İnsanlık kendinden ödün vererek hocayı uyardı. Hoca kendinden ödün vermeyerek alayı ciddiye aldı. İnsanlık gözlerine inanamadı. Alayın normal olduğu ve birileri ile dalga geçmenin güzellendiği bir an yaşıyordu. Teşekkür edip direk dışarı çıktı. Gözlerinden yaşlar damlıyordu. İnsanlık hakarete uğramış hissetti. Başarılı bir üniversite hayatı geçirmiş ama bu kadar aşağılanmış hissetmemişti. İnsanlık bir iki kilometre yürüdükten sonra Ayfer Bulvarında bayıldı. Kendisi ardından hastaneye kaldırıldı. 1 aylık tedaviden sonra maalesef hayata gözlerini yumdu.


Haberler bu olay ile çalkalanmaya devam ediyor sevgili insanlar. Bugünde umutlara kurşun atan birkaç kişi yüzünden insanlığımızdan olduk. Kendisinin yer yüzümüze katkıları saymakla bitmez. Bugün birbirimize duyduğumuz sevgiden tutun da beraber yaşamımızı sağlayan insanlık kurşunlanarak öldürüldü. Evet, yanlış duymadınız. Bazı insanların her gün hırsızlık yaptığını biliyor muydunuz? Bazıları her gün çalarlar. Fakat ünlü düşünürün dediği gibi:

"Bir katilden daha cani insanlar gördüm. Umudumuzu öldürenleri gördüm."

Sonraki haberimizde görüşmek üzere, sevgi ve insanca kalın.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
14.01.2026: 0
Düşününce... Hala umut var!


Gerçekten de şöyle bir düşününce... UMUT VAR. Bir gelişim günlüğü yapmak istiyorum. Günlüğü her gün yazmak ve bunu 3 ay boyunca devam ettirmek istiyorum. Bakalım neler olacak.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
17.01.2026: 3

Hayallerimi çalanlar var, bu vazgeçimişin suçlusu onlar. Nerede kalmıştık arkadaşlar?

Gökyüzünü tutamıyorduk, yıldızları çalıyorlardı. Ah bu yıldızları çalanlar... Gökyüzünden nasiplenmemizi engelleyenler... Güneş etrafında bir donanma oluşturmamız gerekiyor. O bizim yıldızımız . Onu da çalmalarına izin veremeyiz değil mi?

Geçen günlerde duyumlar göre, Güneş hattında bir savaş gerçekleşti. Andromeda galaksisinden kendilerini galaksinin sahibi olarak tanıtan bir takım batı bölüğü samanyolu galaksisinde bulunan Güneş'in yönetiminin yozlaştığını ve hızlıca müdahale edilmesi gerektiğini söyledi. Bunu duyan samanyolu galaksi ahalisinin cevabı merak konusu aslında. Geri adım atmadılar ama halk nezdinde bir karşılığı çok zor buldular. Dış bir müdahele gerekliliğini savunmayan halkın ne yapacağı merak konusu. Güneş'imizi çalmalarına izin mi vereceğiz?
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
18.01.2026: 4

Sinir!

Kütüphanenin girişinde sigara dumanlarının arasından sıyrıldı. Bu kalabalığın için de bir kaç kelime seçebiliyordu. Bazı hoca, ders, sigara, kız, aşk, kelimeleri havalarda süzülüyordu. Birkaçı kulağına teşrif etse de bir başına anlam ifade edecek yetkileri olmadığından geri çevrildi. Yanlarına bazı özneler, yüklemler, dolaylı tümleçler ve zaman belirteçleri almalıydılar. Yoksa örs, çekiç ve üzengi, sınır hattından bu boş kelimelerin geçişine izin vermiyordu. Sağ ve soldan kapalı olan geçişe geçti, cebine baktığında öğrenci kartının olmadığını fark etti. Düşündüğünde hep böyle insanlara kızdığını hatırladı. Yemek sırasında önündeki kişinin tam basması gerektiği anda öğrenci kartını çıkarmaya çalışıp makineye düşürmesini hatırladı. Bazı iyi niyetli insanlar niyetli günlerinde olduklarından onun geçmesine izin verdiler. O ise katı kurallara daha çok inanırdı. O çocuğun daha erken şekilde kartını çıkarması gerektiğini ve bunun bedelini ödemesinin bir sorun getirmeyeceğini düşünürdü. O bedel ödenmemiş, çocuk arka masalardan bir yerde hem de ücretsiz olarak yemeğe oturmuştu. Sinirini hala hatırlayabiliyordu. Dişlerini sıkmıştı. Birkaç dakika önündeki çorbaya dokunmadı bile. Haksızlığın bedeli nasıl ödenmemişti. Yanına doğru yanaştı, bir şeyler diyecek oldu ama ağızdan ne çıkacaktı ki?

- Para ödemeden yemeye utanmıyor musun?

Yok olmazdı. Nasıl olsa yetkili izin vermişti. Yetkiliye gitseydi?

- Parasını ödemeyen birini geçirmeye utanmıyor musun?


Yok olmazdı. Belki de ben ödedim derdi. Ama ya sonraki günlerde bunu bir taktik olarak diğer arkadaşlarına anlatıp bir kısa yol icat ederlerse? Daha da yükseğe gitmeliydi. Müdürün yanına gitse nasıl olurdu?

- Aşağıda biri para vermeden yemek yedi ve yetkili geçmesine izin verdi.

Yok olmazdı. Bu düpedüz ispiyonculuk olurdu. Dişlerini daha da sıktı. Çocuğun gözlerine sıkı sıkıya bakıyor ve onu orada sebepsizce dövmek istiyordu. Aklında tutunmaya çalıştığı her dalın elinde kalmasını yediremedi. Nasıl olur da bu kadar sinirlendiği bir olayı detaylı düşündüğünde haksız çıkardı? Detaylı düşünmeden neden sinirlendi ki o zaman?

+ Su fazla mı?
- Yok kardeşim, içeceğim.

Sinir fiziksel tesirini vücutta göstermeye başlamıştı. Mantığının alt katlara doğru yolculuğa çıktığını hissediyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bu çocuğu beyninde iyi bir yere koymak için yaptığı teşebbüs boşa çıkmıştı. Siniri artmış ve mantıksal düşünme becerisini yitirmişti. Yemek masasına geri döndü, eli titrediğinden çorbayı ağzına götürüne kadar yarısını yere döküyordu. Gözlerinin önü kararmış ve yanındakileri göremiyordu.

- Hocam, ekmek fazla mı?

Bir anlığına kendine geldi. Fakat siniri patlayacak nokta aradığından bu kişi patlama noktası oldu.

+ Yemeyeceksem niye alayım kardeşim? Niye boş soru soruyorsun?
- Ne oluyor hocam ya, alt tarafı sorduk. Amma abarttın!
+ Sorma!

Gözlerindeki kıvılcımlar bazı sivilleri hedef alıyordu. Yanında olan kız masadan kalktı, oysa yemeğini henüz bitirmemişti. Siniri patlayamamış, elinin titremesi durmamıştı. Gözlerinde birkaç damla aşağı süzüldü. Haksızlığını fark etti . Yediremediği bu duyguyu böyle basit bir anda fark ettiğini şimdi hala hatırlardı. Şimdilerde ön yargıları bırakmış ve "İnsandır şaşar" modunda takılan biri olmuştu. O çocuğa duyduğu bu öfkeyi hatırlayınca tekrardan gözlerinden birkaç damla düşerdi. "Öfke" derdi kendi kendine,

"...mantığıma ket vurdu."


---------------------------------------------------

Hikaye uzama potansiyeline sahipti ama ben daha çok kurgu yapamadım. Sonlandırmadan bitirmek istemediğimden hızlıca bitirdim. Aslında böyle bitmezdi.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
19.01.2026: 5

Küller ve Güller:

Anka kuşunu biliyorsunuz. Yeniden dirilişi ifade eden bir kuş aslında. Küllerinden yeniden doğan bir kuş. Gündelik hayatımızda sık sık bunu kullanıyoruz. İşte o... Küllerinden yeniden doğdu. Genç futbolcu küllerinden yeniden doğdu. Eski futbolcu 30'undan sonra küllerinden yeniden doğdu.

Farkında olmanın bir lanet olduğunu düşünmeye başladım. Ne kadar fark ederseniz o kadar yaşanmaz bir durumda kalıyorsunuz. Bugün Matrix izlerken bunu derinden hissettim. Neo gerçeği bulmaya çalışırken aslında kalıplardan sıyrılmaya çalışan bir insan olarak ömrünü harcamıştır. Neo farkındalığını bir sonraki seviyeye çıkarmaya çalışan ve bu uğurda zaten Matrix içerisinde dahi yüzlerce suça karışmış bir insandır? O soruyu tekrar soralım:

"Hiç çok gerçekçi bir rüya gördün mü Neo? Eğer bu rüyadan hiç kalkamasaydın, rüya ile gerçeğin farkını nasıl anlardın?"

Bu filmi izlerken üzerime üzerime kaynar sular dökülüyordu. Ağlamaklı olmamak elde değildi. Sorular etrafta dönmeye bir kere başlayınca artık cevaplamadan durmak imkansızdı ama kaderin cilvesine bakın ki cevaplar ancak başka sorulara yol yapmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Morpheus tayfasındaki ihanetçi herifin söylediği kelimeler bizi derin sulara sokuyor ve tekrardan çıkarıyor. Kişi Matrix evrenine geri gitmek ve asıl gerçeği unutmak istiyor ve şu sözleri söylüyor:

"Cahillik mutluluktur"

Bu sözü uzun uzadıya düşündüğünüzde bir köşesinden tutabileceğinizi fark edeceksiniz. Gerçektende fark etmemek, gerçekten de cahilce argümanlarda bulunmak mutluluk olabilir. Mutluluğu çoğu zaman pozitif duygular ile eşleştiririz ve eğer bu bakımdan ele alırsak farkında bir insanın pozitif olamayacağı noktalara kavuşacağını kabul etmemiz gerekir. Aslında Cahillik ve Mutluluk kelimelerinin nasıl anlaşıldığına göre bu cümle eğilip bükülebilir. Cahillik bana kalırsa farkında olmadığının bile farkında olmamaktır ki buda sonucunda bir konu hakkında bilgi bilmemekten öte, bilmese dahi yorum yapmayı gerektirir. Bu gibi bir cahilliğin mutluluk ile neticelenmesni beklemem. Mutluluk kelimesini ise direk pozitif bir neşe durumdan ziyade hüzün, neşe, şaşkınlık, durağanlık gibi duyguların toplamının bir sonucu olarak ele alırım. Bir kere yağmurun altında ıslanıp hasta olmayan bir insanın mutlu olduğunu düşünmem.

Matrix filmine geri dönelim. Aslında ilk evreni böyle oluşturmamıştı Yapay Zekalar. Bizleri pil olarak kullanmaları gerektiğinden kusuruz ve yaşanabilir bir evren kurmaları gerektiğini düşündüler ama yanıldılar. Bizler bu şekilde enerji vermedik. Bizler kusursuz bir dünyada yaşam veremedik. Eksiğiyle , yanlışlarıyla , kötüleriyle, iyileriyle bizler bir bütün halinde var olabildik. Bu böyle olmaya devam edecek.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
20.01.2026: 6

Bugün mutlu olduğumu hissettiğim nadir günlerden biriydi. Gerçekten bunalıma düşmektense direk mutlu olduğumu hissettim ve yaşamı sevdim. Her günün böyle olmayacağını biliyorum ama çabalarsam her olaydan daha az hasarla çıkacağımı da hissediyorum. Ne kadar zorlanırsam o kadar doğru yolda olduğumu fark etmeye başladım. Farkında olmadan eylemler yapmamaya başlamayı diliyorum. Önümüzde uzun yol var ve yaşam şahı mat etmekten ziyade oyun kurmayı gerektiriyor.
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Kendi bedeninin içine hapisken, kendinden başkasını öncelemek ve fedakarlık yapmaktan bahsedebilir miyiz? Kim bir noktada kendini önemsemediğini ve olaylara kendi tarafından bakmadığını iddia edebilir ki? Diyelim iddia ediyor peki bu iddiayı nasıl makul hale getirecek?

İyiliğin bile kişinin ruhani mutluğu ile alakalı olduğunu varsayarken nasıl ben kendimi düşünmüyorum diyebileceğiz? Dahası kendimiz ve yakınımız dışındakilere adaletli davrandığımızı söyleyeceğiz? Herkes bir noktada egoist olmak zorunda mı yani? İnsanın kendini dışarıdan görmesinin bir yolu yok mu? Yoksa yaşama amacımızın çıkış noktasının tamamen insanın kendini bilmesi ile mi alakalı olduğunu düşüneceğiz? Aranan her şey dışarıdan bir etki ile değilde içeriden bir vuruş ile mı çıkacak?

Nasıl iyi olabilirsin?
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
Dehliz

Deniz kumsaldaki bazı kumları yiyordu. Bugün ki açlığı diğerlerine pek benzemiyordu. Yaşanan gelgitler gün geçtikçe artmış ve daha fazla alanı kendi sınırlarına dahil etmişti. Bir zamanlar insanların oturduğu bölgeler şimdilerde denizin egemenliği sürüyordu. Ayağını ıslak kumun içine soktu. Su bir anda çoğalıyor ve neredeyse diz kapağını geçerek şortunu ıslatıyordu. Güneş yeni doğmak üzereydi. Sabahın erken saatini fırsat bilerek bu kıyıya gelmiş ve sakinliğin sesini dinlemek istemişti. Kuşların cıvıltısının yanı sıra deniz bir ritim tutturmuştu. Sanki bir şeyler söylemek istiyordu ama aynı dili konuşmadığından anlayamıyordu. Denizin bazı cümlelerini anlamak isterdi. Ne haykırıyordu acaba? Durmadan sesler çıkarıyordu.

1-2 saat sonra güneş doğmuş, deniz kıyısı kalabalıkla dolmuş ve deniz artık kelimelerin bir anlama gelmeyeceğini düşündüğünden olsa gerek haykırmayı bırakmıştı. Durulmuş ve sakince ileri-geri sallanıyordu. Ayağını gene suya soktu. Bu sefer ayağının kenarında küçük bir oğlan çocuğu yanaşmış ve denizin sakinliğinin kendisine yön vermesine izin veriyordu. Uzaktan kendisini izleyen annesi pek endişeli gibi görünmüyordu. Uyarma gereği duydu.

- Canavarı duydun mu?

Çocuk elleriyle denize müdahale etmeye çalıştı. Kendisini sımsıkı sarmalayan simitten çıkamıyor ve nasıl yönlendireceğini de bilmiyordu. Deniz ileri geri sallandıkça, çocukta hafif heyecanlanmış ve ne yapacağını bilemiyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü öncesinde, sonrasında uzaklaştıkça sağına soluna hızlıca bakıyor ve canavarı görmeye çalışıyordu.

+ Anneeeee!

Annesi anlık bir irkildi. Çocuğunun hızlıca çırpındığını görmüş ve endişelenmişti. Annesine göz ucuyla baktım. Yanlış anlamasını istemiyordum. Sonrada çocuğa doğru yöneldim. Deniz sakin olsa bile diz kapağımı taşmış ve çocuğu güneşin yanına doğru çekmeye çalışıyordu. Kendisine karşı uyguladığım ters kuvvetten memnun olmasa da simitten tutarak çocuğu sığ sulara çektim.

"Çok teşekkürler, beyefendi.", dedi suyun içine girmeyerek 30'lu yaşlarında gösteren hanım efendi. Çocuk hala tedirgin, sağına soluna hızlıca bakmaya devam ediyordu. Canavar görmeyi bekliyor ama umduğunu bulamıyordu. Kıyıya yanaştım. Çocuk artık simitten sıyrılmış ve annesinin yanına gelmişti. "Ne demek, deniz bugün dengesiz dikkatli olun", diye karşılık verdim.

Annesi çocuğu birkaç azar cümlesi söyledi ama benim dikkatim sarp kayalıktaki ince ve uzun boşluğa kaymıştı. Sudan çıkıp oraya doğru yöneldim. İçerisinde leş gibi alkol ve tanımlayamadığım bir koku vardı. Telefon ışığından geçite bakmaya çalıştım aam nafile. Yol kayalıkların ortasına doğru ilerliyor ve pekte bir şey görünmüyordu.

Devam edecek
 

Rodion Romanoviç

Raskolnikov
Üst Düzey Moderatör
Çevirmen Üye
Katılım
16 Şub 2021
Mesajlar
1,078
Tepki puanı
2,633
Puanları
180
Konum
Türkiye
İçeriye doğru yöneldim. Dizlerimi kırmış, elimle tutunacak bir yer arıyordum. Yavaştan aşağı doğru ilerledim. Her an düşebileceğim düşüncesi beni ilerlemekten alıkoymuyordu. Sanki burada hayatımın sonrasını etkileyecek önemli bir şey bulacakmışım gibi geliyordu. Belki de her şeyi bir noktada bu dehliz değiştirecekti. Yukarıya doğru baktığımda iki kayalığın ortasından bulutları bir nebze olsun görebiliyordum. Hızlıca hareket ediyorlardı. Sanki bir yere yetişmeleri gerekiyor gibi. Ayağımı bir taşa dayadım ama taş parçalandı ve aşağı düşmeye başladım. Sağa sola çarpıyor ve acıyı hissedebiliyordum. Çok sürmeden bir boşluğa düştüm. Yukarıya tekrardan çıkabilirdim. Fakat burayı keşfetmek istiyordum. Beni buraya bir şey çekmişti sanki. Anlayamadığım bir sebep. Yavaş adımlarla ilerliyor ve etrafı algılamaya çalışıyordum. Güneş içeriye hafif ışık veriyor ve bazı noktalardan ışıklar önümü görmeme yardımcı oluyordu. Biraz ilerlediğimde müthiş parlaklıkta bir şey gördüm. Ne olduğunu algılayamadım. Ellerimi gözlerime götürüp parlaklığı engellemeye çalışsam da nafile idi. Işık tüm parlaklığa ile beni aydınlatıyordu. Yanına yaklaşmaya devam ettim. Aramızda 1 metre bile kalmamıştı. Tam elimi önüne atacakken bir ses duydum.

- Hayatım, kayalıklara neden bakıyorsun?

Işıklar gitmiş ve kendimi kayalığa bakarken buldum. Dehliz kaybolmuştu. Şimdi hiçbir şey yoktu ve ben ortasında hiçbir şey olmayan bir kayalığa bakıyordum. Hayatım mı? Bu kadın neden bahsediyordu? Ben buraya yalnız gelmiştim. Hem benim benim... Hiç sevgilim olmamıştı ki?

- Gel bak Hikmet burada.

Hikmet'te kim oluyordu? Ben yalnızdım, buraya da şey sabah... Sabah mıydı? Yoksa geçen hafta mı... Her neyse, ben buraya yalnız gelmiştim. Arkamı döndüğümde denizin kendisine yön vermeye izin verdiği çocuğu gördüm.

- Hikmet oğlum bak baban buradaymış.

Oğlum? Baban? Neler oluyordu? Düşüncelerimden sıyrılmak zorunda kaldım. Kayalıklara tekrar elimi attım ama burada hiçbir yarık yoktu. Aşağı giden hiçbir yol görünmüyordu.

- Sorun yok Cengiz. Bak! Ben buradayım, oğlun burada.

30'lu yaşlarında bu kadın adımı nereden biliyordu? Hem benim adım Cengiz değil ki. Benim adım... Şey... İşte, benim adım...

- Gel denize girelim olur mu?

Kendimi bu yabancının ellerine bıraktım. Denizde ayağım sudayken ona ilk baktığım anı hatırladım. Ne kadar güzel bir kadın idi. Keşke dedim onla konuşmak için bir cesaretim olsaydı. Oysa ben yanlış anlamasın diye bir bakışta gözlerimi geri çevirmiştim. "Peki", dedim. Elini tuttum.

Denize doğru ilerledik. Kadın tekrardan deniz kıyısındaki yerine oturdu ben ise ayağımı suya batırmış ufku seyrediyordum. Tekrardan simitin içine sarılı çocuğu gördüm. Adının Hikmet olduğunu biliyordum. Onu bu sefer tuttum. "Özür dilerim," dedim. "Denizde canavar felan yok". Çocuk bana sırıttı. "Biliyordum baba",dedi.

Çocuğu alıp 30'lu yaşlarındaki kadının yanına gitti. Kadın gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu. Bir ışık görecek oldum. Bir parıltı. Gözlerimi tekrardan ellerimle kapatmak zorunda kaldım. Tekrardan süzmeler ellerimin arasından sızıp gözüme giriyordu. O kadar parlıyordu ki hiçbir şey göremiyordum. Sonrasında ışık kayboldu. Yanımda Aslı ve Hikmet'i görüyordum.
 
shape1
shape2
shape3
shape4
shape5
shape6
Üst