Şöyle bir bakıyorsun da ne kadar rahat halinin değiştiğine şaşıyorsun. Sokakta gezdiğin an, göz reseptörlerin saniyenin bilmem kaçında milyonlarca veriyi yakalamaya çalışırken, beynin en önemlilerini ayırt etmeye çalışırken bir an fark ediyorsun. Yaşıyorsun. Gözlerin görmeye devam ediyor, komutlarınla birlikte hareket ediyor ellerin ve işte bir anlığına fark ediyorsun ki varlığın bir sokağın ortasında var. Bir yer kaplıyorsun evrenin ortasında. Çevreyi gözlemliyorsun, en çokta gökyüzüne bakıyorsun çünkü insanın en az müdahele ettiği yer orası. Masmaviliği ile sana bakıyor, bir an sorguluyorsun? Ya yoksam? Ya bütün bunlar ufak bir rüyadan ibaretse? Ya yarın kalkacaksam ve öğreneceksem ne olduğumu? Sonrasında diyorsun ki ne olacaksa olsun, kalkacaksam bile bu deneyimin hiçbir anlamı yok muydu? Bu maviliğin bende uyandırdığı his tamamen gereksiz miydi? Şu bulut gereksiz yere mi oradaydı? Var olmanın anlamı üzerine düşünmeye başlyıyorsun ama olmuyor kendini önemseyemiyorsun. Sen kim oluyorsun ki? Sen onca atomun arasında rastgele bir hale gelmiş gereksizlik bütünüsün. Kendini küçültüyorsun. Daha da küçültüyorsun, artık gözlerin görmez oluyor etrafı, artık komutlarınla elini hareket ettiremiyorsun. Sokak boyunca yürümeye devam ediyorsun ama yaşıyor musun yoksa bir ölü bedenin içinde ayakta mı kalmaya çalışıyorsun belli değil. Farkındalığını yitiriyorsun, ben neden kendimi sorgulayayım ki? Ben küçüğüm ben noktayım , ben önemli değilim. Peki ya önemliysem diye de bir sorgu geçiyor aklından? Ya şu ötedeki kız sırf ben buradayım diye buradaysa, ya tüm deneyimlediğim evren tamamen bana özgüyse. Böyle de olmuyor, kibrinde boğuluyorsun. Her şey bana muhattap ha? Her şey bana hizmet ediyor. Ölülük üzerinden kalkıyor ruhun bedenin ile tekrar bütünleşiyor artık yaşamak bir anlam ifade ediyor ama bir saniye... Artık daha kibirlisin, artık olduğun ve iyi hissettiğin halinden yüzlerce kilometre uzaklıktasın. Hatalar yaptığını bilmenin derin üzüntüsünü çekmeye başlıyorsun. Ama yediremiyorsusn, sokak boyunca ilerliyorsun ellerin ve gözlerin... Her birisine komutlarlınla hükmediyorsun. İşte ben insanoğlu! Dünyanın yaşayan en önemli varlığı... Varlığım boyunca bu dünyanın en önemli unsuru oldum. Peki ya sen? Nokta geri geliyor... Önem derecesini kaybediyorsun, bulutlar tekrardan gökyüzünde bir bütün oluşturuyor. Gök olabildiğince yıldırım atıyor. Küçülüyorsun tekrardan. İşte ben insanoğlu diyorsun kendi kendine... Ne kadar da acizim? Bir yıldırım çarpıyor ağacın altına, bir dolu boşalıyor bulutlardan, sel ve sağanak oluyor her taraf... İşte diyorsun, ben insanoğlu, ne kadar da acizim!!!
Karamsarlığında boğulmuyorsun, devam ediyorsun. Gökyüzünde güneş çıkıyor, sular su döngüsüne katılıyor solunan her nefes, karbondioksit olarak geri dışarı atılıyor. Bir döngüye hizmet ediyorsun. Fakat bu ufacık hizmetin ne anlamı vardı ki zaten? Olmasaydım , daha iyi olurdu diyorsun... Keşke hiç var olmasaydım diyecek oluyorsun ama o zaman bunu bile nasıl düşünürdüm? Bulutlar ve gökyüzü ve güneş... Sarılık, mavilik ve kızıllık... Güneş tepeden beri aşağı doğru ilerliyor. Gökyüzünü müthiş bir kızıllık kaplıyor. Gözlerin tekrardan reseptörlerini kullanıyor , beynin ise manzaranın büyüsüne kapılmış durumda. Varım diyorsun. Bende bir şekilde varım. Var olmak yeter mi diye devam ediyor kaldırımlar. Yere bakıyorsun. Düşecek oluyorsun. Karşıya geçerken bir araba sana çarpacak oluyor. Ölüyorsun, sonra tekrardan var oluyorsun. Aklında ve düşüncende güneş ve kızıllık kalmış ama ya kaldırımlar? Kaldırımlara bakınca her şey ufalıyor. Dev bir evrenin ortasına olduğun gerçeği işte bu kaldırımlar yüzünden bozuluyor. Köşede yürüyen kıza gözün çarpıyor. Acaba diyorsun? O ne düşünüyor? Oda varlığıyla dertleşmekte mi? Bunları hiç düşünmemek mümkün olur muydu derdiniz? Fakat işte ellerim baylar, işte buradalar... İşte beynim arkadaşlar, işte buradalar... Yönlendirmeler yapıyorum ve biliyor musunuz ne kadar su döngüsüne katkı sağlasam da bende yaşıyorum, ölümüm bile size katkı olacak. Belki Orhan Veli çıka gelecek öteden beri ve diyecek ki "Ölünce de iyi adam olamadın! " Olamamış olayım ne yazar ki? Ben elimi hareket ettirebiliyordum ve bende yaşıyordum. Elimi hareket ettirdiğimi biliyordum. Farkındaydım. Orhan Veli lafa tekrardan karışıyor: "Peki ne işe yaradı bu?" Şey diyecek oluyorsun.. Şey işte, ben fark ettim. Ne güzel diyor, Veli. "Fark etmene sevindim." Gözden kayboluyor. Peki ya ne yapsaydım? Keşke hiçbir tanıdık olmadan doğmanın bir yolu olsaydı. Kimseyle minnettar olmadan yaşamanın bir yolu ama yok diyorsun. İşte annem , babam buradalar. Her ne kadar kötü bile olsalar onlara sadakat duyacağım. Onlar benim varlığıma ve yaşamıma dokunan yegane şeyler. İşte bunun üzerine varlığını fark etmenden öte daha ileri bir şeyler yapma gereği duyuyorsun. Ama her şey yapılmadı mı albay? Tabii, komiserim... Teknolojik gelişmeler neticesinde medeniyetmizin çöküşünü izlemek üzere sizi şu tepeye alayım. "Aşkım sende gel , robotlar atom bombası atacaklar" Booom ve pufff... Her şey yok oldu. Avcılar ve toplayıcılar, fıravunlar, peygamberler ve tekrardan birbirini öldüren insanlar... Bir şey değişmedi ve tekrardan robotlar ve "Aşkım, gel seyredelim" ler. Fakat aşkın ve tepeden rezerve edecek yerin olmadığından gökyüzündeki kızıllığı bir bomba bulutuna boğulan halktan biri oluyorsun. Ellerini hareket ettirmek bir işe yaramayacak, gözlerin ve bulutlar bu duruma engel olmayacak ve sen farkındalığın sayesinde bunu durdurmayacaksın. İşte, öldün! Yeniden Başlat butonun çalışmıyor, her şey gitti... Tek bir şansın vardı ve maalesef öldün. Rezil ettin tek şansını, Mario. Prenses tepeden atom bombasını izliyordu ve sen onu kurtarmaya çalışıyordun. Fakat o sana aşık bile değildi belki de. Bıyığın güzelmiş ama hikayeler gerçeklikle yüzleşince genel de çocuklara anlatılması daha uygun kaçıyor, değil mi Mario? Üzülme Mario, kafanı ne de güzel tuğlalara vurmuştun. Oradan bir çiçek gelmişti almış ve büyümüştün. Ne kada rçok kaplumbağa ezmiştin öyle değil mi? Haklarını ödeyebilecek misin Mario? Tepede prenses bizleri izliyor. Ellerini kaldır Mario ve Boom. Her şey yok oldu.
Kızıllık artık karanlığı gömüldü, gökyüzündeki her şey artık siyahın teslimiyeti altında. Eller havaya! Kim o? Siyah rengim ben , kanun namına tüm renkleri tutukluyorum. Özellikle sen beyaz renk. Bunlar hep senin başının altından çıkıyor. Kırmızı, Yeşil ve Mavi sizde baş şüpheliler arasındasınız. Yakalayın çocuklar. Beyaz renk bağırıyor ama ne hacet. Gökyüzünün karanlığı çoktan oluşmuş durumda. Belki sabah olunca Sarı rengin yapacağı darbe ile tekrardan yönetimi ele geçirebilirler ama şimdilik gece oluyor. Her şey karanlığa gömüldü, artık elimi göremiyorum ve artık gözlerim hiçbir şeyden haberdar değil. Siyah rengin yönetiminde artık yaşamak ve yaşamamak aynı yere geliyor. O halde ne yapalım dersiniz? Yok yok, "Aydınlıklar sizin olsun verin karanlıkları" demeyeceğiz. Farkındalığımız ve eylemlerimiz bir bütün olacak olsun ve ben artık siyah renge karşı koymak istiyorum ve ben artık sadece su döngüsüne katılmak değil katkı sağlamak istiyorum ve ben albayım ve ben Mario ve ben atom bombası ve ben köşedeki kız ve ben güneş ve ben bulut ve ben siyah renk.. Artık ölümümden daha çok yaşamımla anılmak istiyorum.